TARİHÇİLERE YOL GÖSTEREN BİR TARİH ÜSTADI LEOPOLD VON RANKE
Ranke olayları tasvir ederken hemen ardından hadiselerin içinde bulunan büyük münasebetleri ve insanların üzerinde yetkileri olan ideleri açıklamaya çalışmaktadır. Tarihçi bunu geriye doğru bütün tarihi hayata bakabildiği için oradan alabildiği bilgilerle yapmaya muktedirdir. O yalnız hali hazıra dokunamaz Çünkü burada her şey akış halindedir ve dünya tarihinin istikamet almasını tayin eden unsurlar denilebilir ki ilahi bir sırdır. Esasen insanın hali hazırda yarattığı değer de ancak kendi göstereceği faaliyete ve iradeye bağlıdır. Bunun nasıl tecelli edeceğini de tarihçi bilemez. Böylece Ranke, tarihi düşünce sistematiğini bütün etrafıyla kurumasını bilmiş, bütün tezahürleri her türlü determinizm ve relativizmden uzak kalarak sebepleriyle ve şartları içinde kavramayı başarmıştır.
Ranke tarihi hayatın canlı ve dramatik muhtevasını bu iki kuvvet arasındaki mücadelenin eseri sayıyordu. Tasvirlerinin canlılığını ve üslubunun sürükleyici kudretini o, bu şekildeki tarih anlayışına borçludur. Sebep ve neticelerin şahsiyet ve aksiyonların kuru bir tasvirinden ibaret olan pragmatik tarih anlayışına alışmış olan çağdaşlarının üzerinde bu tarz bir tarihçilik fevkalade müsbet bir tesir bırakmıştı. Pragmatik tarihçilerin aksine olarak Ranke büyük şahsiyetlerin karakterlerinde öyle büyük bir tasvir kudreti ve ferdi karakterleri belirtmede öyle emsalsiz bir sanat mahareti göstermişti ki herkes buna hayran kalmıştır. Ruhu sabit bir değer olarak değil gelişen canlı bir varlık olarak ele alıyordu. Biyografik bir eser yazdığı zaman da bile daima tarihi şahsiyeti olayların umumi akışı için içerisinde bir kuvvet olarak müessir olacağı bir yerde ve anda yakalıyordu tasvirlerinde her zaman bu anı, bir fikrin büyük ve umumi gayenin gerçekleşmesini sağlayan böyle bir anı tespit etme amacını güderdi. İşte bunun içindir ki tarihçiliği şuurlu olarak evrensel mahiyetteydi.
Gerçeği olduğu gibi görmek Ranke için çıplak hakikati meydana koyup tasvir etmekten başka hiçbir gayesi olmayan tarihçinin biricik vazifesiydi.
Berlin Üniversitesi’nde kendisine bir kürsü verildiği zaman devlet kütüphanesinde 50 büyük dosya halinde muhafaza edilmiş olagelen Venedik elçilerinin 15. yüzyıldan 17. yüzyıla kadarki zamanlarına ait raporlarının zengin koleksiyonları ile karşılaştı. İşte bu raporların keşfi tarih ilminin gelişme tarihinde devir açan bir hadise oldu.
Ranke, devlet işlerinin en sadık bir aynası olan bu vesikaların karşısında tasviri mahiyetteki eserlerin hiçbir önemi olmadığını daha iyi anladı. Artık eski zaman tarihini şunun bunun anlatışına göre değil en sadık bir muhbir olan bu ilk elden vesikalara dayanarak inşa edebilirdi. Böylece Ranke tarih metodunun temellerini esaslı bir surette atmış oluyordu. Raporlar ona aynı zamanda bundan sonraki akademik faaliyetinin nasıl bir istikamette gelişmesi gerektiğini de göstermişti.
Ranke her milletin ve her büyük devletin dünyanın kaderi ile nasıl bir münasebet halinde bulunduğunu da göstermek istemişti. Artık hiçbir millet bu dünyada yalnız başına ve sırf kendisi için yaşamak ve gelişmek imkânı bulamazdı. Ele aldığı her özel konuyu dünya tarihine bağlamaya çalışmış ve her konu onun için umumla ilgili bir dünya tarihi hüviyeti taşımıştır.
Bizim için de büyük bir önemi olan “16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlılar ve İspanyol Monarşisi” adlı kitabında Osmanlılara ait olan kısmında Türkler hakkında hiç de müspet olmayan bazı düşüncelere yer vermişse de yer yer gayet derin ve ince fikirler ve sezişler mevcut olup Osmanlı tarihinin birtakım derinliklerine nüfuz edebilmiştir. Bazı karanlık köşelere, karışık problemlerin üzerine aydınlatıcı ışıklar tutmuştur. Aynı zamanda Avrupa Uluslar Birliği içinde Türk milletinin yeri ve tarihi vazifeleri belirtilmektedir. Toplu olarak eserde Osmanlılar ile İspanya arasındaki dünya tarihi bakımından olan tezat ve düşmanlık açıklanmaktadır. Bu eserde hâkim olan tarih görüşü Ranke’nin evrensel tarih görüşü ve anlayışıdır.
1830 senesinde Berlin’de tarih seminerini kurduğu zaman artık meşhur Ranke ekolü kurulmuş ve istikbalin büyük çaptaki tarihçileri yetişmeye başlamıştı. Doğru ve titiz bir araştırma zihniyeti ile çalışan yeni Alman tarih anlayışı bütün dünya için örnek olacak bir istikamet aldı. Ranke’nin tenkit metodu hemen her tarafta kendi ekolüne mensup olmayanlar arasında bile kök salmıştı. Ama hiç kimse onun kadar tarihi cihan şümul hüviyeti içerisinde kavrayıp olayları tam bir sükûnet ve serinkanlılıkla derinden müşahede ve tasvir etmek kabiliyetini göstermemişti.
Bütün hayatı durmayan yaratıcı bir çalışma gayreti içinde geçen büyük tarihçi ömrünün sonuna doğru 1885 senesinde bir dünya tarihi tecrübesi veya Dünya Tarihine Umumi Bakış adlı eserini yazmaya koyulmuştu. Ne çare ki her yıl çıkardığı bir cilde rağmen eserini tamamlamaya muvaffak olamadı. 6. cildini bitirdikten sonra 23 Mayıs 1886’da 91 yaşında hayata gözlerini kapadı.
Ranke’nin bu büyük hizmeti sayesinde modern tarihçilik sağlam ve sarsılmaz temeller üzerinde yeni bilgiler elde etmiş yeni ufuklara doğru daha büyük bir kudretle gelişmişti.
JOSEPH FREIHERR VON HAMMER PURGSTALL (1774-1856)
Graz’da vilayet idaresinde görevli önemli bir memurun oğlu olarak dünyaya geldi. Hammer’in soyadı ailesinin Prens Eugène’in yanındaki hizmeti ile ilgilidir. Von Purgstall soyadı ise Bu ailenin kendisini evlat edinmesi sebebiyle sonradan alınmıştır. Hayatı için başlıca kaynak mektuplaşmalarını da ihtiva eden kendi kaleminden çıkan hatıralarıdır. 1789’da Viyana’da akademiye giren Hammer burada tercüman olarak yetiştirilmek üzere 10 yıl tahsil gördü. 1799’da İstanbul’a diplomatik görevle tercüman olarak gönderildi. 1802’de Baron Stürmer’in maiyetinde sefaret sekreteri oldu. Bu uzun ikamet Hammer’e Osmanlı Devleti’ni ve Mısır’ı tanıma, yaşayan dille temas ve birçok eser toplama imkânı verdi. Bugün Avusturya ulusal kütüphanesindeki çok zengin koleksiyonun varlığı bu dönemin ürünüdür. Bu koleksiyonda sadece Türkçe, Farsça, Arapça eserler değil aynı zamanda eski Mısır papirüsleri ve eski şark yazılı kaynakları da toplanmıştır. Hammer, Mısır’da Binbir Gece masallarının metinlerini gördü ve bunlardan daha sonra Almancaya çeviriler yaptı. Mısır’a Fransa’nın bu ülkeyi boşalttığı Ariş Antlaşması (24 Ocak 1800) üzerine diplomatik bir gözlem görevi ile gitmiş bu seyahati adeta bir ilmi tespit ve eser toplama gezisi haline çevirmiştir. İstanbul’daki ikameti 7 Mayıs 1806’da Boğdan’da Yaş şehrine Avusturya konsolosu olarak tayini ile son buldu. Bir daha İstanbul’a ve şark ülkelerine dönemedi. Bir yıl içinde diplomatik mesleği sona erdi ve bundan sonra tercümanlık göreviyle kaldığı Viyana’da nadiren resmi gezilerle Avrupa merkezlerine çıktı. Bu uzun Viyana ikameti verimli çalışma ile geçen bir dönem oldu ve baş tercümanlığa kadar yükseldi. İstanbul ve Boğazlar üzerine kaleme aldığı iki ciltlik rehberi önemli olmakla birlikte bazı hataları da vardır. Hafız divanını Almancaya tercüme ederek uyandırdığı yankıyı Baki divanını kısmen çevirip bastırdığında sağladığı söylenemez. Viyana’ya döndükten sonra doğuya bir daha gitmemekle birlikte şarkiyatçılarla temasını sürdürdü. Aslında bu muhitleri etkileyecek Doğu dünyası hakkında önemli bir bilgi ve görgü birimine sahiptir. Viyana’da dış işleri danışmanı olduğu sırada 1807’de Arşidüşes Maria Louise refakatinde Paris’e gitti. Burada önemli araştırmalar yaptı. Fransa’nın tanınmış şarkiyatcı zümresi ile yakın temas kurdu. 19. yüzyılın başlarında Fransa’da şark tetkikleri diğer yerlere göre daha parlak durumdaydı ve “şarkiyat” terimi gerçek anlamını burada bulmuştu. Hammer Paris’te arşiv ve kütüphaneleri kullandığı gibi onu beğenen ve kendisini de çok etkileyecek olan devrin ünlü Fransız şâkiyatçısı Sylvester de Sacy ile tanıştı. 1814’te saray tercümanı olarak “Hofrat” rütbesini aldı. 1817’de İstanbul’daki elçiliğe tayinini istediyse de Metternich, çok takdir ettiği Hammer’in diplomatlıktan ziyade araştırma ile meşgul olmasını istiyordu. Onun bu isabetli teşhisi sonraları Friedrich Engels’in dahi takdir ettiği bir tarihçinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Hammer 1835’te Purgstall ailesine varis oldu ve “Freiherr” ünvanını aldı. Uzun gayretleri sonunda 1847’de Bilimler Akademisi’nde Şark Şubesi’nin kurulmasını sağladı ve başkan oldu burada neşriyat ve tebliğleriyle etkin faaliyette bulundu. 19. yüzyılın bütün ünlü tarihçileri gibi o da çok sayıda ciltler halinde telif ve tercüme eserler ortaya koydu. Bu uzun araştırmaları ile sadece Osmanlı Devleti’nin ve doğunun tarihçiliğinde yeni bir dönem başlatmakla kalmadı. İran, Türk, Arap edebiyatlarında yaptığı çevirilerle Goethe başta olmak üzere Alman edebiyatını da etkiledi ve yeni bir ilham kaynağının doğmasına sebep oldu. Hareketli ilmi hayatını, Metternich’le bazen uzlaşma bazen de çatışmalarını, devrin atmosferine 1850’lerde çekildiği Heinfeld şatosunda kaleme aldığı hatıralarını da anlatmaktadır. 23 Kasım 1856’da Viyana’da öldü. O yıl Osmanlı Devleti Paris Kongresi ile yeni bir döneme giriyordu. Ancak Hammer 1774-1856 arasındaki Osmanlı Devleti’nin hareketli tarihi üzerine hemen hiçbir şey söylememiştir.
İlmi faaliyetleri ve eserleri
Hammer’in eskimiş olmakla beraber halen aşılamayan en önemli eseri Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 1774 Küçük Kaynarca anlaşmasına kadar gelen Almanca olarak kaleme aldığı Osmanlı tarihidir.
Hammer’in bu eseri, bir Avrupalı tarafından şark vekayinâmeleri ve edebi el yazmaları geniş ölçüde kullanılarak kaleme alınan ilk büyük sentez sayılabilir. Avrupa arşivlerini de araştırmakla birlikte (bu konuda asıl çalışma Zinkeisen’e aittir.) Arap, Fars, Türk kaynaklarını geniş ölçüde kullanan Hammer Osmanlı tarihini yazarken yalnız bu kaynaklara dayanmış Balkan Slavlarının ve Bizans’ın kendi tarihine ait kaynaklara yeterince temas etmemiş, hatta bu alandaki araştırmaların varlığını bile zaman zaman unutmuştur. Eserinin Osmanlı Devleti’nin idari teşkilatına ait bölümlerinde bu zaaf açıkça görülmektedir. Eser, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ile başlar ve 1 cildi İstanbul’un fethine kadar gelir. (1300-1453). II. Cilt I. Selim’in (1520), III.Cilt II.Selim’in (1574) ölümüne, IV. Cilt I. Mustafa’nın ikinci defa hal’ine (1623), V. Cilt Köprülü Mehmet Paşa’nın sadâretine (1656), VI. Cilt Karlofça Antlaşması’na (1699), VII. Cilt Belgrad Antlaşması’na (1736), VIII. Cilt Küçük Kaynarca Antlaşması’na (1774) kadar geçen olayları içine alır. IX. ciltte hâtime kısmı ve bazı mütalaalar bulunur. X. Cilt çeşitli tablolara, listelere, bibliyografya ve kronolojiye ayrılmıştır. Gerek planında gerekse önem verilen olaylarda Avusturya tarihi ve yorumunun bir yerde kaçınılmaz olarak ağırlık kazandığı eserde müellifin yer yer ön yargılı değerlendirmeler yaptığı ve bazı hatalara düştüğü görülmektedir. Meselâ Fâtih Sultan Mehmed kan dökücü, gaddar; yeniçeriler ise yağmacı olarak tasvir edilir. Bununla birlikte IX. ve X. Ciltler içinde yer alan teşkilatla ilgili terimler, bibliyografya, kronolojik bilgiler bu alanda daha sistemli ve muhtevalı kitaplar çıkıncaya kadar çok sık kullanılmıştır. Ayrıca bu eserde kullanılan Avrupa arşiv ve kaynakları ile ilgili bilgilere de hala zaman zaman başvurulmaktadır.
İslam Doğu Dilleri ve tarihi ile uğraşanlar içinde Hammer’in aynı zamanda faal bir teşkilatçı ve uygulamacı olduğunu söylemek mümkündür. Osmanlı Devleti’ndeki diplomatik görevi bittikten sonra Viyana’da sadece incelemelerde bulunmadı. Bu konuda öğretim ve yayın yapmak üzere teşkilat kurmak için de çaba gösterdi ve hamisi Kont Wenzeslaus von Rzewusky’nin mali desteği ile “Şark’ı Sevenler Cemiyeti’ni” kurdu. Burada Doğu tarihi ve dilleri ile ilgili makale ve bilhassa tercümeler ve tenkitli basımlar yer almaktaydı. Bu yayının alt başlığını Bakara suresinin 115. ayetinin bir bölümü oluşturuyordu. (“Şark ve garp Allah’ındır”).
Osmanlı seyahatnamelerini Avrupa’ya ilk tanıtan tarihçi Hammer olmuştur. Evliya Çelebi’nin eserinin İstanbul’dan bahseden ilk cildi ile II. cildinin bir kısmını İngilizceye çevirmiş ve 1834 tarihinde bir önsöz yazdığı bu tercümesi yayımlanmıştır. Osmanlı topraklarında yaptığı seyahatlerine dair notlarını ise daha önce neşretmiştir. Bu eser tarihi topografya ve Doğu coğrafyası için önemli olup içinde harita ve resimler de bulunmaktadır. Ayrıca Katip Çelebi’nin Cihannüma nüshasının Rumeli ve Bosna kısımlarını Almancaya çevirmiştir. Hammer’in özellikle kendi seyahatlerini anlatan eserlerinde Türk aleyhtarı duygu ve tasvirlerin yer aldığı ve bu yüzden hatalı hükümlerin bulunduğu belirtilmektedir. ( Semavi Eyice)
Hammer’in Osmanlı şairleri biyografisi adında da bir eseri vardır. Müellif eserinin ilk cildinin sağ tarafında iç kapağı Osmanlıca olarak kitabının adını Cami-i Mehasin-i Zürefa-yı Ehl’üz-zevk ve’l irfan fi teracim-i şuara-yı Devlet-i Al-i Osman, kendi adını da Yusuf Hammer Purgstall diye göstermiştir. Daha sonraki üç sayfada II. Mahmud’un tuğrası ile Hammer’in yazdığı Mesnevi şeklinde yirmi iki beyitlik bir tarih manzumesi yer almaktadır. Kitabın diğer yüzünde Almanca olarak eserin Sultan Mahmud’a ithaf edildiği saygılı bir ifadeyle belirtilmiş ve tarih manzumesi de yine nazmen Almancaya çevrilerek konmuştur. Ayrıca Müzemmil suresinin içinde tezkire kelimesi geçen 19. ayeti ve Goethe’nin divanından bir kıta epigraf olarak ilave edilmiştir. Hammer bu eserinde başlıca şuara tezkirelerini bir araya getirerek kronolojik sırayla şairlerin kısa hayat hikâyelerini yazmış ve her birinden seçilmiş bazı şiirleri nazmen Almancaya çevirmiştir. Böylece eserin dört cildinde başlangıçtan 1834 yılına kadar gelen ve tezkirelerle benzer kaynaklarda adları geçen 2200 şair yer almıştır. Hammer şairler hakkında bilgi verirken tezkirelerden aktardıklarını herhangi bir tenkide tabi tutmamış, dolayısıyla onlardaki hataları aynen nakletmiştir. Eserin tamamını Türkçeye çevirmeye yanlışlarını düzeltip ilaveler yaparak 5000 civarında şairin biyografisini ihtiva edecek bir külliyat haline getirmeye niyet eden Mehmet Siraceddin sadece IV. ciltteki bir kısım şairlerin hayat hikâyelerine yeni bilgiler eklemekle yetinmiştir. Mehmet Siraceddin eserinin mukaddimesinde Hammer’in Osmanlı tarihini yazarken Osmanlıları henüz tanımadığını, onlara dair menfi hükümler ve yanlış bilgiler verdiğini daha sonra Osmanlıları yakından tanıyınca bu tezkiresinde haklarında daha saygılı bir dil kullandığını söyler. Hammer’in Sâlim ve Safâyî’ye kadar yazılmış tezkirelerden faydalandığını daha sonrası için sadece Subhî, İzzî, Vâsıf gibi bazı müelliflerin tarihleriyle Takvîm-i Vekāyi‘deki bilgilerle yetinmiş olduğunu da ilâve eder. Hammer’in bu kitabı sonraları E. J. W. Gibb tarafından küçümsenmiştir. Gibb, onun mesela Şair Lâmiî hakkındaki övgüsünü abartılı bulmuş ve Avusturyalı bilginin çalışkan bir mütercim olmaktan öteye geçemediğini ileri sürmüştür.
Bütün bu noksanlara rağmen Hammer el atılmayan sahaların yayınları ve hacimli çalışmanın adamı olarak Alman Dili ülkelerinin şarkiyatında verimli bir dönemin öncüsü sayılmayı hak etmiştir. Yukarıda zikredilenler dışında Kırım Hanları Tarihi, Osmanlı Devleti’nin İdari Tarihi ve İlhanlılar Tarihi, Vassâf Tarihi Çevirisi, Hafız divanının Almanca çevirisi ve daha o zaman İngilizce ve Fransızcaya çevrilen Haşhaşiler üzerine kaleme aldığı monografi gibi eserleri içeren mesai yanında ilk defa Rusya tarihini ve Rus devletinin menşeinin şark kaynaklarına dayalı olarak ele almıştır.
Makalelerinden bazıları da kendisinin geniş vukuf ve mesaisini göstermeye kâfidir. Araplarda at, deve üzerine Müslümanlarda tılsım başlıklı yazıları ile İstanbul’da son yıllarda basılan eserleri ve İran matbaasını konu alan yazıları bugün dahi canlılığını korumaktadır.
Joseph Hammer ile Avusturya şarkiyatçılığı Türkiyat safhasına geçmiş ve önceleri devlet dairelerinde tercüme için yetiştirilen elemanlar bir nesil sonra Türk tarih ve medeniyetinin uzmanı olarak faaliyet göstermeye başlamışlardır. Ancak Hammer Türk dili ve tarihinin ilk Avrupalı uzmanı değildir. Ne var ki Hammer İslam dünyasına uzman olarak giren bir yabancıdır. Arap, Fars dillerine Doğu tarihine ve Türklükle ilgili dünyaya girmiş, hemen her alana el atmıştır. Üstelik Hammer her şeyden önce kendi dilini çok iyi kullanan Almancanın nesir ve nazım alanında bir ustasıdır. Bu özelliği ile şark dilleri edebiyatlarına hakkını vererek bunları Almancaya çevirmiş, eserlerinde kaynakları oldukça dikkatli ve geniş biçimde kullanabilmiştir.
Goethe, Divan adlı eserinin haşiyelerinde Hammer’den övgü ile bahsetmiştir. Friedrich Engels, Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi ve halkı hakkında bilgi veren saygıdeğer tek kişinin Hammer olduğunu yazıyordu. Bizans araştırmacısı J. Ph. Fallmerayer ise Hammer’den yeni bir ilmin kurucusu olarak bahsetmektedir.
Hammer’in bir özelliği üç şark dili yanında yaşayan önemli batı dillerini Yunanca ve Latince dâhil on kadar dili çok iyi bilmesi, konuşması, yazabilmesidir. Türkçeyi rahat konuşur ve yazar, Arapçayı okur ve konuşabilirdi. Farsçayı ise diplomatik müzakerelerde bulunacak kadar iyi bilirdi. Bu arada devrin Osmanlıca müellif ve tarihçileri ile de temasta olduğu görülmektedir. Melik Paşazade Abdülkadir Bey ile tarih yazımı üzerindeki bir takım meselelerde mektuplaştığı bilinmektedir. Bununla birlikte Osmanlı tarihine dair eserinin bitirilip basılması ve ardından Fransızcaya çevrilmesinden itibaren Eser II. Mahmud’un ve Babıalinin malumu olduğu halde Türkçe’ye tercümesi Mehmed Ata Bey tarafından ancak 1911’de tamamlanıp baskıya verilmiştir. Ayrıca Osmanlı şairleri hakkındaki eserini II. Mahmud’a ithaf ve takdim etmiş, bununla ilgili olarak padişaha hitaben bir ariza göndermiş, II. Mahmud da eserin neşrinin tamamlandığı 1838’de Hammer’i “nişân-ı iftihâr” ile taltif etmiştir. Yine II. Mahmud’a hitaben gönderdiği bir başka mektubunda filozof unvanı ile anılan Roma imparatoru Marcus Aurelius’un Grekçe yazmış olduğu 12 kitaptan müteşekkil eserini Farsçaya çevirip kendisine takdim ettiğini belirtmiştir. Hammer yaşadığı dönemin Osmanlı devlet adamlarının ilgisini ve takdirini çekmiş ve Encümen-i Dâniş’e üye seçilmişti. Onun Cevdet Paşa ile mektuplaştığı ve eseri hakkında tanıtıcı bir konferans verdiği bilinmektedir.
Viyana civarındaki mezar taşında Hammer’in Joseph ismini Yusuf olarak kullanması, kabrini bir Hristiyan mezarından çok İstanbul’daki ulema kabirleri örneğine göre yaptırıp kitabesinde Arapça “Hüve’l Baki, Rahman olan Allah’ın merhametine sığınan üç dilin mütercimi Yusuf Hammer” ibaresini kazıtması, sonraları kızının da kendi mezarında buna benzer bir geleneği sürdürmesi, 19. yüzyılın ilk yarısında bir aydının Şark ile kişiliğini aynileştirme çabasını aksettirmektedir. Bu tutum ve tavır daha sonra diğer bazı şartiyatçılarda da gözlenecek ve hatta Doğu araştırmalarına yönelenen bazı âlimlerde yeni bir kimlik edinme çabası dahi ortaya çıkaracaktır. Hammer yaşadığı sürece şarkın arşivler dışında edebi kaynaklarını ve yazma tarihlerini kullanmış, Avrupa arşivlerine de başvurmuştur. Metodunun eskiliği aşikâr olsa da henüz sentez halinde aşılamamış yazarlardandır ve hiç şüphe yok ki batıda modern şarkiyat ve Türkoloji’nin öncüsü vasfına layıktır.
JOHANN WİLHELM ZİNKEİSEN
1803’te Altenburg’da doğdu. Yüksek öğrenimine ilâhiyat tahsili ile başladı. Doktorasını tarih sahasında yaptı. Tarih ve siyasal bilimler alanında doçent ünvanını aldı. Dört cilt Yunan tarihi yazdı. Osmanlı Tarihi yazımı ile ilgili teklifi kabul etti. Yedi cilt halinde yaklaşık 7000 sayfayı bulan bu zorlu iş Zinkeisen’e tarihçiler arasında seçkin bir yer kazandırdı. Başta Atina Üniversitesi olmak üzere Yunanistan’dan gelen davetleri oraların ilmen semeresiz durumunu göz önüne alarak geri çevirdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’daki Tarihi adı altında hazırladığı sipariş eserin ilk cildini 1840’da Hamburg’da yayımladı. Bu cildin hazırlanışında Paris’teki kütüphanelerin zengin mevcudundan, Bizans tarihçilerinin eserlerinden Ayrıca Venedik elçilerinin raporlarından istifade etti. Zinkeisen Türkçe bilmiyordu. Bu eksikliğini Türk kaynak eserlerinin Joseph von Hammer’in de baş kaynağı olan Hoca Saadettin’e ait Tâcü’t-tevarih’in Antoine Galland tarafından yapılan çevirisi gibi az sayıdaki tercümelerden ve Hammer’in Osmanlı Tarihi’nden telafi etmek zorunda kaldı. Yunanca ve Latince yanında hemen bütün Avrupa dillerindeki kaynakları rahatlıkla kullanabilen Zinkeisen Osmanlı Devleti’nin ağırlıklı olarak Avrupa’daki tarihini ele almakla beraber Hammer’in Osmanlı Tarihi’nin ancak bu devletin kaynaklarının dilini bilenler tarafından yazılabileceğine dair görüşünü haksız çıkardı.
Zinkeisen, şahsen tanıma fırsatı bulamadığı Hammer’e eserinin pek çok yerinde kaynak olarak değinir ve önsözlerinde bazı değerlendirmeler yapar. Büyük ustanın eserine saygıyla yaklaşmakla beraber bazı tenkitlerde bulunmaktan da kaçınmaz. Hammer’in eserinin düzensiz olduğunu ve önüne gelen her malzemeyi kullanma alışkanlığı bulunduğunu, “pragmatik tarih yazımı” kaygısı taşımadığını, eserinin bir “bilgi ve malzeme deposu” haline dönüştüğünü, bilgi gösterişi yapan büyük tarihçinin zamanla kendi malzemesinin altında ezildiğini ve onu denetleyemez duruma geldiğini ileri sürer. Zinkeisen tarihsel olayların sebep ve sonuçlarını araştıran, bunlardan bir ders çıkarmaya çalışan pragmatik tarih yazımı usulünden ayrılır. Onun pragmatik tarih yazımından anladığı olayların oluşumlarını gerçeğe uygun biçimde ele alıp kesintisiz anlatmaktır ve bu husus kendi ifadesiyle sabittir. Eserinin VI. cildinde Hammer’in on ciltlik eserinin bitiş sınırını (1774) aşan Zinkeisen kendi eserini Abdülaziz’in tahta çıkışına kadar (1861) getirmeye niyetlenmekle beraber ölümünden kısa bir müddet sonra basılan 7. cilt 1812 Bükreş Antlaşması ile sona erer.
Müellif, Hammer’i kullanırken ihtiyatı elden bırakmaz onun kayıtlarını tashih ve tadil edip tamamlama kaygısı taşır ancak kaynak dili bilmediği için böyle bir tasarrufta bulunması pek mümkün olmaz. Osmanlı kaynaklarını tenkidî tarzda incelemesi ve böylece kullanması söz konusu edilemediğinden bunların mevcut tercümelerinden faydalanmaya yönelir. Ancak bunlar da yarım veya eksik metinler halinde neşredilmiştir yahut büyük kısmının tercümeleri yoktur. Olanların da güvenilirliği kesin değildir. Hammer tarafından kullanılan ilk devirlere ait kaynak metinlerin zannedildiğinin aksine pek fazla değer taşımadığı kanaatinde ise de yine de bunları kullanır. Tâcü’t-Tevarih’ten iktibaslar yapar. Öte yandan Naima tarihinin yetersiz tercümesine itibar etmeyerek eserinin III. cildinde Hammer’in Naima’dan aktardığı bilgileri esas alır. Hammer’in Osmanlı kaynaklarını denetimsiz ve Avrupa kaynakları ile karşılaştırmadan kullanmasını eleştiren Zinkeisen böylece meydana gelen hataların dökümünün müstakil bir kitap hacmine ulaşacağını ileri sürer. (Osmanlı kaynaklarını kullanamayan Zinkeisen’in bu değerlendirmesi hiç şüphesiz önemli bir iddiadır).
Zinkeisen’in Osmanlı Tarihi kendi ismiyle uyuşmaz. Eser, Osmanlı Tarihinden ziyade önde gelen Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti ile olan münasebetlerine dairdir. XII. Karl’ın, Büyük Petro ile amansız mücadelesinde Napolyon’un imparator olarak tanınması gibi konularda bu anlatım ikinci ve üçüncü devletlerin kendi aralarındaki ilişkilerin ayrıntısına bürünür. Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’ya ayrılan uzun sayfaların da eserin bu anlamda dengesini bozduğu açıktır. Müellif, eserini genelde yabancı elçilerin raporlarından hareketle kaleme aldığı, olayları onların gözüyle yazdığı için Osmanlı Devleti’nin gerçek tarihi asgari boyuta indirgenmiş olarak kalır. Zinkeisen’in binlerce sayfa tutan eserinin Osmanlı isimlerinden ziyade yabancı isimlerle dolu olması bu tespite haklılık kazandırmaktadır. Özellikle bu sebepten ötürü Zinkeisen, Hammer ile beraber okunmalıdır.
Müellif, Osmanlı tarih yazımını ele alışta Osmanlı Devleti’nin Avrupa Devletler Topluluğu ile ilişkileri ve Dîvân-ı Hümâyun’un diplomatik konumu ve devletin dâhili durumu ile bunun siyasete etkileri olarak iki büyük amacı öne çıkarır. Böyle bir eserin zorluklarına dikkat çeker ve buna şimdiye kadar teşebbüs edilmediğini vurgular. I. cilt en eski tarihten İstanbul’un fethine kadar gelir ve Hıristiyan Avrupa’nın içinde bulunduğu durumun Osmanlı yayılmasında önemli ölçüde yönlendirici bir etki icra ettiği gösterilmeye çalışılır. Bu anlamda Zinkeisen, Osmanlı tarih yazımının Avrupa’dan bağımsız biçimde ele alınmasının mümkün olmadığı düşüncesindedir. I. cildin önsözünden, üstlendiği işin zorluğunun idraki içinde bulunduğu anlaşılır. Zorlukların öncelikle malzeme tedarikinde ortaya çıktığını tarihini yazmayı deneyeceği toplumun fikri ve manevi dünyasına girmenin gerekliliğini dile getirir. Osmanlı tarihinin yazılmasının Avrupa devletlerinden birinin tarihini yazmaya benzemediğini söyler. Bu ilk cildin yalnızca kendi çalışmaları ve araştırmalarının mahsulü olduğunu özellikle vurgular.
Türkçe yazmalar ve kaynaklar için Hammer’e dayandığını Osmanlıların ilk dönemleri için bu tür yerli kaynakların zannedildiği kadar önem taşımadığını belirtir. Matbu veya gayri matbu Avrupa kaynaklarının bu sahaya çok daha etkili katkılar sağladığını ifade eder. Bu beyanı ile Zinkeisen’in, yerli kaynaklar kullanılmadan Osmanlı tarihinin yazılamayacağı görüşünü ileri süren Hammer’e dolaylı bir cevap verdiği düşünülse bile bu iddiasında pek de haksız olmadığı açıktır. Konunun bu bağlamı Türk Tarih Kurumu tarafından Osmanlı Tarihi yazma görevinin yabancı dil bilmeyen bir tarihçiye havale edilmesinin isabetsizliğini açıkça dile getirmiş olan şarkın ve garbın pek çok önemli kaynak dillerine vakıf bir büyük tarihçinin itirazını hatırlatmaktadır. Akdes Nimet Kurat, bir dünya tarihi çerçevesinde Osmanlı Tarihi yazımı görevinin İsmail Hakkı Uzunçarşılı’ya verilmesine bu gerekçe ile karşı çıkmaktaydı.
Zinkeisen, eserinin 14 yıl aradan sonra II. cildinin önsözünü 1854 Nisan ayı sonunda Berlin’de yazdı. Devletin yükselme dönemine rastlayan bu cildinde Osmanlı divanının Avrupa devletleri ile diplomatik ilişkileri boyutunda ele alındığı vurgulanır. Hıristiyan Avrupa’nın Osmanlılar karşısındaki perişanlığı, kendi içlerindeki bölünmüşlük ve mücadelenin bu devletin Avrupa istikametinde gösterdiği gelişmenin sebebi olarak öne çıkarılır. Müellif, II. cildin önsözünde Paris’te inceleme fırsatı bulduğu yazma eserler ve belge külliyatı üzerinde durur.
Nicolae Jorga, Zinkeisen’in Osmanlı teşkilat tarihini ele alan III. cildine yaptığı eleştirilerin bu ciltte siyasal ve toplumsal anlatıma yer verilmediğine ve bu açıdan bir Osmanlı Tarihi sayılamayacağına dair olan iddiası tartışmaya açık olmakla beraber bu cildin, eserin en değerli kısmını teşkil ettiği muhakkaktır. Burada devlet teşkilatına dair verilen bilgiler Hammer’dekilerden çok daha kapsamlı, tertipli ve faydalıdır.
Yunanistan tarihi kısa zamanda unutulmaya terk edilen Zinkeisen’in yakın zamanlarda (2011) tıpkıbasımları yapılan ve Türkçeye de çevrilen Osmanlı tarihiyle yaşamakta olduğu muhakkaktır.
WİLLİAM FRİEDRİCH CARL GİESE (1870-1944)
Bugün Polonya sınırları içinde bulunan Pomeranya’da doğdu. İlahiyat ve Doğu dilleri okuyarak eski Arap şiiri üzerine doktora yaptı (1894). 1899’da George Jacob’un teşviki ile Türkoloji’ye yöneldi ve bu tarihten 1905’e kadar İstanbul’daki Alman Lisesi’nde başöğretmenlik yaptı. Bu yıllarda fırsat buldukça Anadolu’yu gezdi özellikle Konya Valisi Ferit Paşa’nın yardımlarıyla bölgenin çeşitli köylerinde ve Yörükler arasında ağız araştırmaları yaparak türkü sözleri, hikâyeler derledi. Ülkesine dönüşünde bir süre lise öğretmenliğinde bulunduktan sonra üniversiteye geçerek doçent oldu. 1907’de Türk dili profesörlüğüne getirildi. Bu arada Konya yöresindeki yörüklerden yaptığı derlemeleri içeren kitabı yayımladı. 1914-1915 yıllarında yüzbaşı rütbesi ile orduda görev aldı. 1915’te davet edildiği Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde Ural-Altay dilleri profesörlüğü yaptı. Osmanlıca Türk lehçeleri Yakut Türkçesi gibi konularda verdiği konferanslar ve Türk yurdu dergisindeki yazılarıyla kendini tanıttı. Giese, gerek Alman Lisesi’nde gerekse İstanbul Darülfünunu’nda görevli olduğu yıllarda daha çok Osmanlı edebiyatının son safhası ve halk edebiyatı ile ilgilenmiş özellikle şiirlerinde halk dilini kullanan Mehmet Emin’den (Yurdakul) çok etkilenerek birçok şiirini Almancaya çevirip orijinal metinleri ile birlikte yayımlamak suretiyle onu Avrupa’ya tanıtmıştır. Aynı şekilde Hüseyin Rahmi’nin (Gürpınar) İffet adlı romanından yaptığı seçme tercümeleri ile onun da batıda tanınmasını sağlamıştır.
Mondros Mütarekesi’nden sonra Türkiye’den ayrılan Giese 1920’de davet edildiği Üniversitede ders vermeye başladı. Burada en eski Osmanlı tarih kaynakları üzerinde karşılaştırmalı bir çalışma olan makalesini yayımlayarak Jorga ve Gibbons gibi çağdaş tarihçileri Osmanlı kaynaklarını incelemeden ön yargılı sonuçlara vardıkları için tenkit etti. Bundan sonra edebiyatı bırakarak çalışmalarını daha çok Osmanlı tarih kaynakları üzerinde yoğunlaştırdı ve yazarları bilinmeyen (anonim) on üç el yazması tarih metnini karşılaştırmaları olarak yayımlayıp en önemli eseri olan Anonim Tevârîh-i Âli Osmân’ı meydana getirdi.
Bir makalesinde de kuruluş devri ile ilgili kaynakları ve çeşitli meseleleri aydınlatmaya devam etti. Üniversitede görev yapan Giese Türkiye’den Türkoloji okumaya gelen çok sayıda öğrenciyi de yetiştirmiştir.
1934’te davet edildiği II. Türk Dil kurultayında o zaman gündemde olan Türkçenin özleştirilmesi tartışmalarına katıldı ve dillerin tipolojik tasnifi konusundaki teorisi ile konuya önemli bir katkı sağladı. 1936’da toplanan III. Türk Dili kurultayında da bulundu. Aynı yıl emekliye ayrıldı. İlmi çalışmalarını ise 1940 yılında felç oluncaya kadar devam ettirdi. 1944’te Berlin yakınlarındaki evinde öldü.
Türk dili ve tarihi üzerine yaptığı çalışmalar ve geliştirdiği düşüncelerle ün kazanan Giese özellikle Osmanlı kaynaklarını büyük bir titizlikle inceledi ve bunları ilim dünyasına tanıtıp Osmanlı Devleti’nin kuruluş şartları ile ilgili tartışmalara önemli yenilikler getirdi. Bu konuda batıdaki ön yargılara karşı çıktı. Osmanlı Devleti’nin göçebe veya Bizans kültürüne dayandığı yolundaki görüşleri şiddetle reddedip Selçuklu mirasında mevcut olan İslam-Türk kültürünü ve devlet geleneğini gözler önüne serdi. Anonim Tevârîh-i Âli Osmân Türk araştırmacılarına da ışık tuttu ve mesela M. Fuat Köprülü çalışmalarında bundan ve Giese’nin diğer eserlerinden bazı özgün fikirlerini eleştirmekle birlikte geniş ölçüde faydalandı.
İslam ansiklopedisinde bazı maddeleri çıkmıştır.
FRANZ BABİNGER
1891 yılında Bavyera da doğdu. Yüksek öğrenimini tarih ve islam sanatı konusunda yaptı. Hindoloji ve Sami dilleri üzerine doktorasını verdikten sonra aynı yıl 1914’te gönüllü olarak İstanbul’a gelerek buradaki Alman karargâhında çalışmaya başladı. I. Dünya Savaşı’na topçu yedek subay olarak katıldı. Çanakkale, Kafkasya ve Galiçya cephelerinde bulundu. Buradan savaşla ilgili olarak gönderdiği yazıları Frankfurter Zeitung gazetesinde yayımlandı. Kendisi Çanakkale’de miralay Mustafa Kemal ile tanıştığını ve irtibat subayı olarak görevlendirildiğini ifade ederse de rütbesi asteğmen veya teğmen olan bir gencin Mustafa Kemal’e ne kadar yaklaşmış olduğu bilinmemektedir. Filistin’de Cevat Paşa’nın kurmay heyetinde görev aldı.
Savaş bitiminde Almanya’da başlayan karışıklıklar da Münih de düzenlenen gönüllü alayında asilere karşı çarpışan Babinger, 1920’lerden itibaren kendini tamamen akademik çalışmalara verdi. 1921’de Berlin Üniversitesi’nde İslami Bilimler doçenti ( Simavna kadısının oğlu Şeyh Bedrettin) ardından da 1924’te profesör oldu. Naziler döneminde görevinden uzaklaştırılınca Almanya’dan ayrılıp bir kaç ay konuk profesör olarak Bükreş Üniversitesi’nde çalıştı. 1947’ye kadar Yaş’ta Türkoloji Enstitüsü’nde görev yaptı. Savaştan sonra Almanya’ya döndü. Münih Üniversitesi’nde Yakın Doğu Tarihi ve Türkoloji profesörlüğü yaptı. Aynı adla kurduğu enstitünün zengin bir kütüphanesi olmasına rağmen bu enstitü herhangi ilmi bir faaliyet göstermedi. Babinger zaten ders vermeyi pek sevmediğinden bu öğretim üyeliği yıllarında önemli bir eğitim ve öğretim faaliyetinde bulunmadı. 1958 de emekli oldu. 23 Haziran 1967 tarihinde Arnavut hükümetinin davetlisi olarak gittiği Arnavutluk’un Draç şehrinde bir kazada boğularak öldü. Viyana’da yakılan cenazesinin külleri Almanya’nın Würzburg şehrindeki aile mezarlığına gömüldü. Babinger’in çalışmalarının büyük bölümü Türk Tarihi ve Türk Dili üzerinedir. 15. ve 17. yüzyıllarda İstanbul konulu resimler ve ressamları üzerine sanat tarihi kitapları yazmıştır. İslam Ansiklopedisi’nde Türklerle ilgili pek çok maddeyi yine Babinger yazmıştır. Babinger’in makalelerinden 83’ü Güneydoğu Avrupa Derneği tarafından üç cilt olarak 1962, 1966 ve 1976 yıllarında basılmıştır.
Eserleri:
1. 18. yüzyılda İstanbul kitapçılığı
2. Simavna Kadısının oğlu Şeyh Bedrettin
3. Hans Dernschwan’ın İstanbul ve Anadolu Seyahatnamesi
4. Oruç Bey’in Tevarih-i Ali Osman’ının tıpkıbasımı
5. Mordtmann’ın Anadolu’dan çizgiler ve seyahat mektupları
6. Osmanlı tarih yazarları ve eserleri
7. Güney Slav Memleketlerinin Türk Devri
8. Boşnak Osman Paşa’nın arşivi
9. Şeyh Bedrettin’in menakıbnâmesi
10. Rumeli’de Türk idaresinin erken devri hakkında araştırmalar
11. Fatih Sultan Mehmet ve Zamanı
12. Osmanlı Kanunnamesinin tıpkıbasımı
13. Fetihnâme-i Sultan Mehmet.
Kıvamî’nin mevcut tek nüshası bir sahaf tarafından 1935’te Berlin Devlet Ķütüphanesi’ne satılan eserinin tıpkıbasımıdır.
Babinger, bu çalışmalarından başka ilmi dergilerde pek çok makale, kitap tanıtma ve tenkit yazıları ile ölen ilim adamları için nekrolojiler kaleme almış başta İslam Ansiklopedisi olmak üzere bazı ansiklopediler de çeşitli maddeler yazmıştır.
Sanat tarihi ile ilgili başlıca araştırmaları:
1. Sultan II. Bayezid’e Leonardo Da Vinci’nin dört proje teklifi
2. 16. yüzyıl sonlarına ait İstanbul, Galata ve Üsküdar’ın üç manzarası
3. 1616 ve 1642 yıllarına ait iki İstanbul manzara resmi
4. Gentile Bellini’nin bir başka Sultan portresi mi?
5. İstanbul’un gözden kaçmış bir Flemenk tablosu
6. Rusya’da Gentile Bellini’nin bir başka Sultan portresi
Babinger’in asıl şöhretini sağlayan eserleri Osmanlı tarihçilerine ve Fatih’e dair olanlardır. Osmanlı Tarihi üzerine eser bırakan müelliflerin bilindiği kadarıyla hayatlarını, eserlerini ve bu eserlerin el yazmalarının bulunduğu kütüphaneleri eğer varsa baskı ve tercümelerini kısa notlar halinde vermeye çalışmış fakat bunda pek başarılı olamamıştır. Nitekim bir başka Alman Türkoloğu Paul Wittek 1932’de yayınladığı bir tenkit yazısında Babinger’in bu eserindeki hataları kısmen belirtmiştir. Düzeltme ve ilavelerle yeni baskısını yapacağını vaat ettiği halde Babinger tenkitlerden çekindiği için bunu gerçekleştirmemiştir. İçindeki bilgiler bakımından artık çok eskimiş bulunmakla beraber henüz daha iyisi yazılamayan bu eser Coşkun Üçok tarafından Türkçeye çevrilmiş (Osmanlı tarih yazarları ve eserleri) ve 1982’de Ankara’da yayımlanmıştır.
Babinger’in İstanbul’un 500. Fetih yıl dönümü münasebetiyle kaleme aldığı eseri de büyük yankılar yapmıştır. Daha sonra Fransızca ve İtalyanca olarak yayınlanan eser ile ilgili birçok tenkit yazısı çıkmıştır. Birçok büyük yanlışlık ihtiva eden eserin en şaşırtıcı yönü Fatih’in şahsiyeti ile ilgili satırlardır. Babinger, bu kısımları yazarken Türk hükümdarını kötülemek için yabancıların vaktiyle ona yakıştırdıkları dedikodu türünden söylentileri gerçek olup olmadıklarını araştırma gereği duymadan aynen kitabına dercetmekten kaçınmamıştır. Bu hususta kendisine yöneltilen tenkitleri de hiçbir zaman ciddiye almamış, bunları gereksiz birer gayretkeşlik olarak görmüştür. Hâlbuki eserin kaynakları, içinde gösterilmediği gibi vaat edildiği halde ayrı bir cilt halinde de yayımlanmamıştır Bu durumun ilim ciddiyeti ile bağdaştırılamayacağı aşikârdır. Nitekim onun bibliyografya referanslarını bazen işine geldiği şekilde kullanma gibi ilim ahlakına aykırı düşen bu tavrı Osmanlı tarihçileriyle ilgili eserinde de Paul Wittek tarafından tespit edilmiştir. Babinger buna benzer bir hafifliği 1960’da basılan araştırmasında da yapmıştır.
İnsan olarak kendisini çevresine pek sevdiremediği bilinen Babinger ömrü boyunca Türk tarihi ile uğraşmış olduğu halde nedense Türkleri pek sevmemiş ve fırsat düştükçe bunu belirtmekten çekinmemiştir. Osmanlı tarihleri ile ilgili eserinde Türkleri “çoban millet” olarak nitelemesi bir İsviçre gazetesinde fethin 500. yıldönümü münasebetiyle yazdığı makalede fetih olayı için “kan gölü” terimini kullanması bunun sadece iki örneğidir. Bununla birlikte Babinger’in yaptığı araştırmalar, yayımladığı kronikler ve eski Alman seyahatnameleriyle Türk tarihine hizmet ettiği inkâr edilemez. Babinger’in büyük bir kısmı erken devir Osmanlı ve İstanbul tarihi ile ilgili makalelerinin seksen üç tanesi merkezi Münih’te olan Güneydoğu Avrupa Kurumu tarafından üç cilt halinde derlenerek yayımlanmıştır.
PAUL WİTTEK (1894-1978)
Paul Wittek, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu devrinde Viyana yakınında Baden de bir Çek ailesinin oğlu olarak dünyaya geldi. I. Dünya Savaşı sırasında Rus cephesinde Topçu subayı olarak hizmet etti. Başından aldığı ciddi bir yaranın (yaşamının sonraki yıllarında öğrencilerinin başındaki bu çukur yara izine dokunmalarını istemekten hoşlanırdı) iyileşmesi üzerine Osmanlı genel kurmayında danışman olarak görevlendirildi. Güneydoğu Avrupa üzerinden İstanbul’a giden bir askeri trende yolculuk ederken Türkçe öğrenmeye başlamıştı. Osmanlı liderleri ve ayrıca Gelibolu Savaşı sırasında ve sonrasında Mustafa Kemal Atatürk ile tanıştı. Mustafa Kemal Atatürk’ü çok zeki ve o sırada Osmanlı ordusunda hizmet etmekte olan birçok Alman ve Avusturyalı subayın Türklere ve Müslümanlara karşı takındıkları kendini beğenmiş tavırlara aldırış etmeyen bir kişi olarak tanımlamaktaydı.
Wittek, savaşın ardından Türkoloji eğitimi için yurduna döndü. Viyana üniversitesinden diplomasını aldı. Burada Osmanlıların kökenleri ile birlikte Ortaçağ Türkçesi ve İslam yazıtbilimi üzerinde araştırmalara başladı.
Osmanlı arşivlerinin “işe yaramayan kağıtlar” olarak Bulgaristan’a satılması tasarlanırken halkın dikkatini bu olaya çekmeyi başarmış, böylece Osmanlı tarihinin son yıllarına ilişkin araştırmalara önemli katkıda bulunmuştur. Profesör Wittek, kendisinin sonradan anlattığı gibi güneşli bir günde Sirkeci garına bakan bir lokantada öğle yemeği yerken bir takım kağıtların sokakta rüzgarla sürüklendiğini görmüş yerinden fırlamış ve eline geçen bu kağıtlar arasında Osmanlıların ilk devirlerine ait bazı resmi belgeler bulunduğunu görmüş, tanınmış Türk tarihçilerinin yardımıyla bu utanç verici olayın ortaya çıkarılması ve halka aksettirilmesi üzerine arşivlerin genç kuşak bilim adamlarının araştırma ve incelemelerine sunulmak üzere saklanması sağlanmıştır.
Profesör Wittek, Viyana’ya döndükten sonra Nazizm’in ortaya çıkışına karşı tepkisini göstermek amacıyla Brüksel’e göç etti. O sırada Bizans Araştırmaları Enstitüsü’nün canlı ortamı içinde bilimsel faaliyetlerini geliştirdi. Naziler Hollanda, Belçika ve Lüksemburg’u istila edince Wittek, küçük bir sandala bilerek İngiltere’ye kaçtı. Avusturya uyruklu olması nedeniyle önce yabancı bir düşman gibi görülerek hapse atıldı. Profesör Sir Hamilton, A. R. Gibb ve Sir Denison Ross gibi isimler sayesinde salıverildi ve Londra Üniversitesi’nde görev verilmesi sağlandı. Savaşın hemen ardından Brüksel’de bulunan eşinin ve ailesinin yanına gitti. 1948 yılında yeni kurulan Türk Dili kürsüsüne atanması üzerine kesin olarak İngiltere’ye döndü ve emekli olduğu 1961 yılına dek bu kürsüde kaldı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulmasında Gazi geleneğinin önemini vurgulamak için bir temel kurmuştur. Gazi geleneğine ilişkin düşünce Osmanlı İmparatorluğu’nun kurulmasında şu ya da bu millet topluluğunun katkısı olduğunu vurgulamaya çalışan kimi son zaman bilim adamlarının çabalarına karşın hiçbir zaman çürütülmeyen bir düşünce olarak kalmıştır. Wittek’in Osmanlı tarihini ve Osmanlı Türkçesinin nüanslarını tam anlamıyla bilmesi yanı sıra, bilgisini ondan yararlanma yeteneğine sahip ve istekli kişilere vermede aşırı ölçüde istekli davranışı Osmanlı tarihi üzerindeki araştırmaları kendinden önce yapılan araştırmalara kıyasla çok daha bilimsel bir temelde geliştirmeye çalışmakta olan çok sayıda bilim adamının yetişmesinde bir yardımcı olmuştur. Wittek, Osmanlılar hakkında batılı kaynakları dolduran yerleşmiş ve batılı bilim adamlarınca yüzyıllar boyu yinelenmiş efsane ve hayallere yer verilmeyerek her şeyden önce Osmanlı kaynaklarının araştırılarak incelenmesi gereğini vurgulamıştır. Osmanlı arşivlerine ilk olarak onun ilgi göstermesi araştırmacıları bu kaynaklardan yararlanmaya özendirmiştir.
Wittek, dediği dedik ve insanlarla ilişki kurmayan bir kişi olarak tanınmıştır. Ancak ilk anda görülen içine kapanıklığı ortadan kalktıktan sonra sıcak insani duygulara ve ilgilere sahip kişiliği ortaya çıkardı. Acımasız bir eleştiriciydi. Kimi yazarlar yeni yayımlanan yapıtlarındaki yanlışlıkları gösterebilecek ölçüde, gerçekten eksiksiz bilgiye sahip olması yüzünden onu son yıllarda sıkça ziyaret etmekten çekinirlerdi.
Mümkün olan her türlü kaynak malzemenin ortaya çıkarıldığından ve incelendiğinden kesin olarak emin olmadıkça bunları yayımlamaktan çekinirdi.
Kendinden sonraki Osmanlı tarihçilerinin birçok pek o önemli “bulguları” gerçekte onun konferanslarında filizlenmiştir. Osmanlıların başarıya ulaşmalarının nedenini, Osmanlı yüksek tabakasının, yüksek tabaka kuruluşları ve İslam kuruluşları olarak iki bölüme ayrıldığını ve yüksek tabaka kuruluşlarının, yalnızca sonradan İslam dinini kabul etmiş hıristiyanlardan oluştuğunu öne süren Lybyer tezinin saçma olduğunu; Osmanlı toplumunun ve kuruluşlarının gelişmesinde Yunan ve Bizans mirasının etkisini vurgulamayı yeğ tutan kimselerin tersine olarak Türk ve İslam geleneklerinin etkin olduğunu; 19. yüzyılda bağımsızlığa kavuşan uluslarca ortaya yayılan yüzyıllar boyu süren Osmanlı yönetiminde baskı altında tutulduklarına ilişkin savların tersine olarak “Millet” sistemi ile Osmanlı uyruklarına özgürlük ve özerklik verildiği gibi düşünceler bu “bulgular” arasında yer almaktadır.
FRANZ TAESCHNER (1888-1967)
Almanya’da doğdu. Doğu bilimleri okudu ve Arapça, Farsça, Türkçe öğrendi. I. Dünya Savaşı’nda Türkçe tercümanı olarak Filistin cephesinde görevlendirildi. Türk-Filistin cephesi çözüldüğünde Taeschner, İngilizlere esir düştü ve ancak 1919 sonunda Mısır yoluyla Almanya’ya dönebildi. Evliya Çelebi’nin eseri ve dönemindeki Osmanlı ordusunun topografyasına dair hazırladığı doçentlik tezini 1922’de Münster Üniversitesi’ne sundu. 1920’li yıllarda birkaç defa İstanbul’a, 1930-1931’de Kahire ve Kudüs’e gitti. II. Dünya Savaşı yıllarında kısa bir süre uzman sıfatıyla Dışişleri Bakanlığı’nda görevlendirildi. 1942’de Şarkiyat Kürsüsü başkanlığına geçti. Savaşın sonlarına doğru enstitü binalarının bombardımanında tahrip olması üzerine öğrencilerine bir müddet kendi evinde ders verdi. 1956’dan itibaren Münster’deki Almanya-Türkiye Dostluk Cemiyetinin başkanlığını yaptı. 1967’de öldü. Sık sık üzerinde çalıştığı ülkelere seyahat edip saha araştırmalarına çıkan Taeschner, Paul Wittek ile beraber 1927 yazında Batı Anadolu’da bir geziye çıkarak özellikle İznik ve Bursa’da erken Osmanlı yapı ve kitabelerini araştırıp neticelerini çeşitli makalelerinde yayımlamıştır. Ailesinin sahip olduğu ilaç fabrikasının maddi imkân sağladığı Taeschner din, edebiyat, tarih, hukuk, müzik vb. konuları da kapsayan bazı Arapça ve Farsça kitaplarının yanında ağırlıklı olarak Osmanlıca eserlerden meydana gelen çok önemli bir yazma koleksiyonuna sahiptir. 1910’da Münih’te İslam sanat eserleri sergisinde teşhir edilen IV. Murad’ın Venedik balyosu için yaptırdığı sanılan Osmanlı minyatür albümünü 1914 yılında General Böttiger’den satın alıp 1925’te yayımlanmıştır. Bir cildi Taeschner albümünün orijinalini teşkil eden dört adet minyatürlü bu yazma 1937’de Berlin’de sergilenmek üzere emanet verilmiş ancak 1945’te belki savaş ganimeti olarak Rusya’ya gönderilmiş ve orada kaybolmuştur.
Taeschner’ın öncülük ettiği ilmi alanlar özellikle Anadolu’nun tarihi coğrafyası, Osmanlı coğrafi edebiyatı, kültür tarihi ve fütüvvet tarihini kapsar. Taeschner Gabriel Baer’e göre Ortaçağ loncaları konusunda üstün bir otoriteydi. Osmanlı ve İran sanat tarihi ile dinler tarihi diğer merak konularını oluşturur. Bir makalesinde Müslüman ülkelerinde yaşanan modernlik gelişmeleri ile de ilgilenmiştir. Bu yazıda Türkiye’deki laikleşme sürecinin diğer Müslüman Ortadoğu ülkelerinde etki ve paralellikleri olup olmadığı incelenmektedir. Taeschner Arap harfleri ile yazılmış metinlerin Latin harflerine çevrilmesini problem olarak görüp yeni bir transkripsiyon önerisinde bulunmuştur.
Evliya Çelebi ve Katip Çelebi’nin eserleri gibi coğrafi edebiyatı gerekse çeşitli tarihleri ve Avrupa seyahatnamelerini değerlendirip Anadolu’dan geçen temel güzergahları tespit etmeye çalıştığı eseri doçentlik tezinin bir bölümünü içermektedir.
Theodor Menzel yıllarca Neşrî’nin Cihannüması ile ilgili araştırma yaptıktan sonra 1939’da henüz metnini yayıma vermeden ölünce Berlin’deki Prusya Bilimler Akademisi bu neşrin gerçekleştirilmesini Taeschner’dan rica etmiştir. Yazmaların fotokopisi 1943’te bir bomba saldırısında yayınevinde yanmış, bu yüzden eser gecikmeli olarak yayımlanmıştır.
1930’da Taeschner’ın hocası Georg Jacob’dan satın aldığı fütüvvet risalelerini içeren Türkçe bir el yazmasından bulduğu Gülşehrî’nin Ahî Evran hakkındaki mesnevisinin metni, Almanca tercümesi ve Taeschner’in yorumundan oluşan bir eseri vardır.
Hayatı boyunca üzerinde çalıştığı bir dizi makale şeklinde yayınladığı fütüvvet ve loncalar tarihi kendi sağlığında hazırlanmasına rağmen ölümünden ancak 12 yıl sonra kitap halinde çıkmıştır.
THEODOR MENZEL (1878-1939)
2 Aralık 1878’de Münih’te doğdu. Yahudi asıllı bir aileye mensuptur. Münih’teki Maximilian Lisesi’nden birincilikle mezun oldu. Yüksek öğreniminin ilk dört sömestrisine klasik ve Şark filolojisinde devam ettikten sonra, hukuk ve şarkiyatçılığa yöneldi. Münih Üniversitesi’nde hukuk öğrenimi gördü. Berlin’de bir yıllık Doğu Dilleri Hazırlık Programı’na devam etti. Ortadoğu ülkelerinde tercümanlık ve rehberlik yapabilmek için açılan imtihanı kazandı. 1904’ten sonra ikinci vatanım diye nitelendirdiği ve pek çok yahudinin yaşadığı Odessa’ya yerleşti. Aynı yıl Georg Jacob’un Türkische Bibliothek’i kurması üzerine Menzel de çalışmalarını bu yönde yoğunlaştırdı. Konstantinopol adlı teziyle Türk edebiyatı üzerine doktorasını tamamladı (1905). İstanbul’daki kış eğlenceleri ve toplantılarında, helva sohbetleri ve mahalle kahvelerindeki çeşitli tiplerin ve simaların tanıtıldığı eser özellikle folklor açısından önemlidir. 1909’da Georg Jacob’la birlikte çıktığı Türkiye seyahatinde Bektaşîlik, İstanbul ve Batı Anadolu’daki Bektaşî tekkeleri üzerine araştırmalar yaptı. Jacob’un yayımlamakta olduğu, Osmanlı ve halk edebiyatı örneklerinden çevirilerin de yer aldığı Türkische Bibliothek adlı serinin XXIV. cildinde görev aldı.
İbrânîce, Arapça öğrenen Menzel, Türkçe de öğrendi. Odessa’daki müzede bulunan yazıtlar üzerine çalıştı. I. Dünya Savaşı sırasında Ruslar tarafından esir alındı. Serbest kalınca ailesini almak üzere gittiği Odessa’da doçentlik görevi teklif edildi, 1921’de Odessa Üniversitesi’nin Arkeoloji Enstitüsü’ne Türkçe profesörü tayin edildi. 1922’de Almanya’da Kiel Üniversitesi’nde Türkçe okutmanlığı yaptı. 1924’te İslâm Filolojisi bilim dalında özel statülü doçent, 1926’da aynı bilim dalında eylemsiz profesör oldu. Alfabe değişikliği konusundaki görüşleri alınmak üzere 1925’te Mustafa Kemal tarafından Türkiye’ye davet edildi.
26 Şubat – 26 Mart 1926’da Türkler’in Latin alfabesine geçmeleri için zemin oluşturmak amacıyla Azerbaycan’da Bakü’de yapılan Türkoloji Kongresi’ne Avrupa temsilcisi olarak katılan Menzel, Yahudi ve Alman menşeli Rus Türkologları ile Türk dünyasından aydınlar arasında ilişki kurup Rus Türkologları’nı İstanbul’a davet ettirdi ve yetkililerle görüşmelerini sağladı. Alfabe reformuyla ilgili bütün toplantı ve kongrelerde etkin rol oynadı ve Latin alfabesine geçmeyi savundu. Fakat I. Bakü Türkoloji Kongresi’nde Arap alfabesinden Latin alfabesine geçiş konusunda olumsuz konuşmuştur. Aynı yıl Türk edebiyatı profesörü oldu. Küçük Asya, Kırım, Suriye, Filistin, Yukarı Mısır, Tunus, Cezayir, Türkiye gibi birçok ülkede bulundu. 1929’da İslâm filolojisinde ordinaryüs profesör unvanını aldı ve kendisinden önce hocası Jacob’un müdürlük yaptığı Kiel Üniversitesi’ndeki Şarkiyat Araştırmaları Merkezi müdürlüğüne getirildi. Bu görevini 1937 yılına kadar sürdürdü. Burada İslam adıyla bir dergi çıkardı. Aynı yıl içerisinde Almanya Arkeoloji Enstitüsü epigrafik çalışmalarından dolayı onu enstitünün kâtip üyeliğine seçti. Christian-Alberts Üniversitesi’ne de önemli katkılarda bulundu, özellikle öğrenci sosyal kurumlarının gelişmesinde büyük çaba sarf etti. Bu sebeple üniversitenin öğrenci derneği 1934’te onu şeref üyesi seçti. 1934-1936 yıllarında Kiel’de Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi dekanlığı yaptı. Almanya’da Naziler’in çıkardığı yeni bir kanunla Yahudi memurların görevlerinden emekli edilmesi sırasında Menzel 1937’de emekliye ayrıldı. 10 Mart 1939’da bir trafik kazası sonucu öldü.
Epigrafi konusunda çok çalışmasına ve bu alanda henüz yayımlanmamış büyük bir Arapça kitabe koleksiyonuna sahip olmasına rağmen Menzel en büyük eğiliminin Türk diline olduğunu belirtmiştir. Bunda hocası Georg Jacob’un, Paul Horn’un yanında Türkçenin önemini gerçek anlamda yeniden anlayan, Türkçeyi etnoloji ve modern edebiyata dâhil edip klasik şiir metinlerini eleştirel ve kapsamlı bir şekilde ele alan, bu çalışmaların genişlemesi ve yenilenmesine çaba sarf eden birkaç kişiden biri olmasının büyük etkisi vardır. Friedrich Giese ile birlikte Hammer-Purgstall’dan sonra Avrupa’da Türkoloji’nin gelişmesine büyük katkı sağlamış ve dil dışında folklora da özel bir ilgi duymuştur. Onun ilmî hayatının başlangıcında gerçekleştirdiği ve yeni bir anlayışla incelediği Mehmed Tevfik’in (Çaylak Tevfik) İstanbul’da Bir Sene adlı eseri çok ilgi çekmiştir. Edebiyat dışında Türk tarihiyle de ilgilenmiş, ünlü şarkiyatçı Barthold’dan çeviriler yapmıştır. Ayrıca Neşrî’nin Cihannümâ adlı eseri üzerinde uzun yıllar çalışmış, metni yayımlamadan ölünce eserin neşrini Franz Taeschner gerçekleştirmiştir.
İslam ansiklopedisinde maddeleri vardır.
GEORG JACOB (1862-1937)
Kaliningrad’da doğdu. Çeşitli Alman üniversitelerinde Doğu Dilleri ve edebiyatları, ilahiyat ve etnoloji eğitimi gördü.
Doçent olduktan sonra Ramazan ayında İstanbul’a giderek Karagöz temsillerini seyretti ve Türkçenin ses bilimi üzerine gözlemlerde bulundu. 1909 yılında Theodor Menzel ile birlikte çıktığı Türkiye seyahatinde bir süreden beri ilgisini çeken Bektaşilik ve özellikle İstanbul ve Batı Anadolu’daki Bektaşi tekkelerine dair çalışmalar yaptı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Türkiye’de hizmet veren Alman hemşireler ve bahriye askerleri için bazı Türkçe kitaplar ve Almanca-Türkçe yardımcı bir sözlük hazırladı. Aynı zamanda Kiel’de bir lisede halka Türkçe dersleri verdi. O yıllarda Kiel Üniversitesi’nde Türkçe okutmanı olarak çalışan Faik Beyzade ile işbirliği yaptı.
Osmanlı Arap, Güney ve Doğu Asya gölge oyunu ve kukla tiyatrosu ile Arap tarihi ve edebiyatı üzerine araştırmalar yapan Georg Jacob en çok Osmanlıların diplomasi, tasavvuf ve halk edebiyatı gibi alanlarına ilgi duymuştur. Bu alandaki katkılarından dolayı Almanya’da Osmanistik’in kurucusu sayılabilir. Kendisinin de katkıları bulunan “Türkische Bibliothek” adlı kitap dizisi klasik ve son dönem Osmanlı edebiyatı ile halk edebiyatından önemini çeviriler ihtiva eden bir çalışmadır.
Türklerin İslam sanatlarına katkılarını özellikle vurgulayan Jacob, eski Yunan ve Roma ile Hümanizm ve Rönesans’ı sert bir dille tenkit etmiş döneminin Alman üniversitelerinde revaçta olan eski Sâmî dil ve edebiyatlarına da çok ağır eleştiriler yönelterek İslam kültürü ile uğraşmayı kendi deyimiyle hipotetik “buzul çağı Sâmî dili” üzerine spekülasyonlarda bulunmaktan daha önemli saymıştır.
Eserleri:
1. Arapların Kuzey Baltık ülkelerinden satın aldıkları ticari mallar hakkındadır.
2. Doktora tezi olan bu eserinde Arapların Ortaçağ’da Kuzey Baltık ülkeleri ile olan ticari ilişkilerini incelemiştir.
3. Meddahların konuşmaları incelenmiştir.
4. Bektaşilik’in benzeri hareketlerle ilişkisi ele alınmıştır.
5. Osmanlıca’yı öğretmek için hazırladığı bu eserde Türkçenin çeşitli lehçelerine yer ayırmış kıssa, şiir ve klasik metinlerden örnekler vermiştir.
6. Şenferâ’nın Lâmiyetü’l Arab adlı kasidesine dair bir inceleme ve kasidenin Almanca çevirisidir.
7. Masal ve rüya konusu özellikle doğu dünyası göz önünde bulundurularak ele alınmıştır.
8. Gölge oyununun doğu ve batıdaki tarihi ile Karagöz oyununa dairdir.
ANDREAS DAVİD MORDTMANN (1811-1879)
Hamburg’da doğdu. Klasik dillerdeki yeteneğiyle dikkat çekti. Birçok Avrupa dilinin yanında Arapçayı da çok iyi bildiğinden coğrafyacı Karl Ritter’in tavsiyesi ile İstahrî’nin Kitâbü’l Mesalik ve’l Memâlik’ini Almancaya tercüme etti. Böylece felsefe doktoru oldu. Aynı yıl İstanbul Konsolosluğuna tayin edildi. 1860’da yeni kurulan ticaret mahkemesinde hâkimlik yapmaya başlayarak Osmanlı Devleti’nin hizmetine girdi. 1872-1873 yıllarında İstanbul’da yayımlanan Alman taraftarı Phare du Bosphore gazetesinin yayın müdürlüğünü ve başyazarlığını yaptı. 1877’de Maarif Nazırı Münif Paşa tarafından Mekteb-i Mülkiyye’nin coğrafya hocalığına tayin edilinceye kadar herhangi bir görev almayarak kendisine ilmi ve edebi çalışmalara verdi. 31 Aralık 1879 tarihinde geçirdiği bir kalp krizi sonucu İstanbul’da öldü ve Feriköy Protestan mezarlığına gömüldü.
Mordtmann’ın ilmi faaliyetleri esas itibari ile 3 alanda yoğunlaşmıştır:
1. Anadolu’da yaptığı seyahatler: Anadolu’nun çeşitli yerlerini gezerek gördüklerini geniş bir şekilde kaydetmiş özellikle mevcut yerleşim merkezlerinin antik dönemle olan bağlantılarını ortaya çıkarmaya, eski adlarını tespit etmeye ve buralarda yaşayan insanların dini, etnik ve ekonomik durumlarını açıklamaya önem vermiştir. Bu alanda yayımladığı yazıları ilmi bulmayıp “harita malzemesi” olarak değerlendiren Emil Rödiger’e verdiği cevapta Avrupalı devletlerin, büyük teşebbüslerin ve planların başarısının ve çok sayıda vatandaşlarının hayatının harita malzemesinin kalitesine bağlı bulunduğunu gayet iyi bildiklerini belirtmesi dikkat çekicidir.
2. Yaşadığı dönemde olup bitenler: Bu sahada Osmanlı devletindeki gelişmeleri diplomat gözüyle değerlendirip haber haline getirmiş ve Alman kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla düzenli bir şekilde dergi ve gazetelerde neşretmiştir. Bunlar haber olmaktan öte bir Alman diplomatının gözü ile Osmanlı Devleti’ndeki gelişmeleri tasvir etmesi açısından tarihi kaynak olarak önemlidir.
3. Nümismatik: Özellikle Sasani ve erken dönem İslam sikkeleri hakkında dikkat çekici makaleler yazmıştır. Onun İslam yazmaları, Part- Sasani sikkeleri ve Bizans kurşun mühürlerinden oluşan zengin bir koleksiyonu olduğu bilinmektedir.
Eserinin ismi: İstanbul ve Yeni Osmanlılar: Bir Osmanlı’dan Siyasi, Sosyal ve Biyografik Manzaralardır.
KARL SÜSSHEİM (1878-1947)
1878 tarihinde Almanya’da doğdu. Tarih yanında tabii ilimler, tıp ve felsefe tahsili gördü. Türkçe, Arapça, Farsça öğrendi. 1902’de doktorasını verdi. Aynı yıl Türkçesini geliştirmek amacıyla İstanbul’a giderek bazı aralıklarla 1908 yılına kadar kaldı. Burada Şemsettin Sami, Ahmet Mithat Efendi, İsmail Saib (Sencer) gibi önemli kişilerle tanıştı. Debreli Hüseyin Efendi’den Arapça dersleri aldı. İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri ile ilişki kurmaya çalıştı. Kahire’de Jön Türkler hareketinin kurucularından Abdullah Cevdet ile görüştü. 1911’de Almanya’ya dönerek Doğu Dilleri ve İslam Tarihi dersleri vermeye başladı. 1919’da profesörlüğe yükseldi. Öğrencileri arasında Otto Pretzl, Franz Babinger, Gershom Scholem, H. Joachim Kissling, Karl Heinrich Menges, F. Rudolf Kraus, Hans Striedl ve Bertold Spuler gibi ünlü şaiyatçılar sayılabilir. Nazi Almanyasında Yahudiler üzerindeki baskıların her gün artması üzerine Maarif Vekili Hasan Âli Yücel’in Başbakan Refik Saydam’a yaptığı teklif sonucu 19 Haziran 1941’de ailesiyle birlikte Almanya’yı terk ederek Romanya üzerinden ailesi ile birlikte Türkiye’ye gelmesi kabul edildi. Onun Türkiye’ye gelmesinde Feridun Nafiz Uzluk ve Mesut Koman gibi Türk dostlarının da yardımı oldu. 19 Haziran 1941’de hanımı ve iki kızıyla birlikte Almanya’yı terk ederek Romanya üzerinden İstanbul’a geldi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde derslere girmeye başladı. İslam ansiklopedisinin telif ve redaksiyon çalışmalarına katıldı. Yalnız tarihle değil aynı zamanda Türk halk edebiyatı, Türk dili ve Türk müziği ile de yakından ilgilendi. “Bilgiye hizmet para ile değildir, fahridir” diyen Süssheim kanser sebebiyle 1947’de İstanbul Alman Hastanesi’nde öldü. Naaşı Ortaköy Musevi mezarlığına defnedildi.
Süssheim’in bunların dışında İslam ansiklopedisi ve çeşitli dergilerde biyografi, tarih, kültürle ilgili maddeleri ve makaleleri yayımlanmıştır. Başta Abdullah Cevdet olmak üzere dostlarıyla yazışmalarını ihtiva eden evrakı vefatından sonra hanımı Karolina tarafından Berlin kütüphanesine satılmıştır. 1933-1942 yıllarında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucularından İbrahim Temo’ya gönderdiği yetmişin üzerindeki Türkçe mektup da bugün Arnavutluk Devlet Arşivi’nde muhafaza edilmektedir.
GOTTHARD JAESCHKE (1894-1983)
1894’te doğdu. Hukuk ve şarkiyatçılık eğitimi aldı. 1. Dünya Savaşı’nın başlaması üzerine askere gitti ve ağır şekilde yaralandı. Tedavisinin ardından Berlin’de katıldığı hukuk imtihanını kazanıp devlet hizmetine girdi. 1917’de hukuk doktoru oldu. İzmir’de ve Tiflis’te konsolos yardımcılığı yaptı. Bu sırada Kafkasya ve Azerbaycan meselesi ile ilgilendi. 1927’de Ankara’da Alman Büyükelçiliği’ne elçilik katibi olarak tayin edildi. Bu arada Atatürk’le tanıştı. 1931’de Berlin’e dönerek Türkçe öğretmenliğine başladı. Türkoloji, İslamiyet, Türk Hukuku ve Türk inkılapları konularında dersler verdi. 1983’te vefat etti.
1955’te Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü danışma kurulu fahri üyeliği, 1959’da Türk Tarih Kurumu Şeref üyeliği payeleri ve 1981’de 100. Yıl Atatürk Kültür ödülü verilen Jaeschke, Osmanlıların son döneminden başlayarak 1960’lı yıllara kadar Türkiye’deki gelişmelere hem bizzat şahitlik yapmış hem de bunları çalışmalarının merkezine yerleştirmiştir. Büyük bir yekün tutan çoğu makale olmak üzere kitap, yayın tanıtımı, çeviri şeklindeki eserlerinin hemen tamamı Osmanlı Devleti’nin son dönemi, 1. Dünya ve Kurtuluş savaşları, Atatürk inkılapları, Türkiye’de dini siyasi ve iktisadi hayat gibi konulara dairdir. Bir kısmı müstakil ciltler bir kısmı makaleler halinde yayımlanan sekiz bölümlük Türkiye kronolojisi serisi en önemli çalışması olup modern Türkiye hakkında araştırma yapmak isteyenlerin başvurmaları gereken bir kaynak niteliğindedir.
ERNST KÜHNEL (1882-1964)
Çok dil bilmesi ile ünlü bir öğretmenin oğlu olarak Almanya’da doğdu. Hukuk ve sanat tarihi okudu. Kühnel İtalya üzerinden Kuzey Afrika ve İspanya’ya yaptığı bir seyahat esnasında tanıştığı Alman kitap yayıncısı C. Biermann kendisine ünlü sanat merkezlerini tanıtan kültür dizisinin Cezayir ve Gırnata ciltlerini yazmasını teklif etti. Kühnel’in meslek hayatına şekil verecek olan bu teklif onun Viyana’da öğrenciyken Arapça, Farsça, Türkçe öğrenmekle kendini gösteren, İslam dünyasına olan ilgisini tamamen bu alana çekti. Kühnel’in sipariş üzerine yazdığı kitaplar 1909’da piyasaya çıkarken aynı yıl Mağrib sanatına dair kitabı yayımlandı. Bu arada Berlin devlet Müzesinde asistan olarak çalışmaya başladı. Münih’te, hazırlanmasına yardım ettiği İslam Sanatları sergilerinin kataloğunun ”Kitap Sanatları” ve ”Maden İşleri” bölümlerini yazdı.
Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında Alman gizli servisi hesabına Fas’ta bir süre bedeviler arasında yaşayan Kühnel, İspanya giderek İspanyolca ve Portekizce öğrendi. Savaşın ardından müze müdürlüğüne geri döndü. W. von Bode’nin eserinin genişletilmiş üçüncü baskısını yaptı. İslam sanatının özellikle halı ve küçük sanatlar dallarında dünyanın en ünlü uzmanı sayılan Kühnel, müzecilik hayatının en zahmetli dönemini II. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşadı ve müzenin Doğu Berlin’de kalması sebebiyle Batı Berlin’de yeni bir müze kurmak için savaş sırasında çeşitli yerlere saklanan eserleri bir araya toplama işini yürüttü.
İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde “Şaheserler” adında İslam eserleri hakkında bir kitap hazırlamıştır. Bunlar arasında en çok dikkat çekeni Osmanlı tuğrasını incelediği yazıdır.
JOHANN SCHİLTBERGER (Sultan Bayezid’in koşucusu)
Johann (Hans) Schiltberger (1380-1440), Alman gezgin ve yazardır. Schiltberger, Macaristan Kralı Sigismund komutasında Macaristan sınırında Osmanlı imparatorluğuna karşı savaştı. 28 Eylül 1396’daki Nikopolis muharebesinde yaralandı ve esir alındı. Ayaklarını yeniden kullanabilir hale geldiğinde Sultan Bayezid (Yıldırım) onu bir koşucu olarak hizmetini aldı. (1396-1402) Aslında yirmi yıldan fazla bir süre askeri köleydi bu kölelik döneminde Osmanlı birliklerine küçük Asya’nın bazı bölgelerine ve Mısır’a eşlik etmiş gibi görünüyor. Bayezid’in Ankara muharebesinde devrilmesinin ardından Timur’un hizmetine geçti. Timur’un ölümünden sonra Timur’un en yetenekli oğlu Şahruh’un kölesi oldu, Sonra Şahruh’un kardeşi Miran Şah’ın sonra da Miran Şah’ın oğlu Ebubekir’in kölesi oldu. Ebubekir’in ordusunda yaşayan bir Tatar Prensi olan Çekre’ye Sibirya’ya yaptığı bir gezide eşlik etti. Bize bu isimden Batı Avrupa edebiyatında ilk kez açıkça bahsedildiği bilgisini verir. Konstantinopolis’te bir süre saklandıktan sonra 1427’de Bavyera’daki evine döndü ve dük III. Albert’in şamilyanı oldu.
Reisebuch’u yalnızca kendi deneyimlerinin bir kaydını ve Çağdaş Doğu tarihinin çeşitli bölümlerinin bir taslağını değil aynı zamanda ülkelerin ve onların görgü ve adetlerinin özellikle de kendisinin ziyaret ettiği ülkelerin bir anlatımını da içerir. Önce seyahat ettiği Tuna’nın bu yakasındaki topraklar sonra Tuna ile deniz arasındaki artık Türklerin eline geçmiş olan topraklar sonra Asya’daki Osmanlı toprakları son olarak Trabzon’dan Rusya’ya ve Mısır’dan Hindistan’a kadar olan bölge gelir. Bu bölgesel coğrafyada Brusa’nın, çeşitli Batı Kafkasya ve Ermeni bölgelerinin, Hazar çevresindeki bölgelerin ve halklarının alışkanlıklarının, Sibirya’nın Kaffa’daki büyük Ceneviz kolonisi ile, Kırım’ın, Mısır ve Arabistan’ın tasvirleri özellikle dikkate değerdir. Ermenistan’da ve Karadeniz’in ötesindeki diğer bölgelerde hala devam eden Katolik misyonlarına ve bozkırların büyük Tataristan’daki Hristiyan topluluklarına yaptığı göndermelerde dikkat çekicidir.
Schiltberger Batı hristiyanlığının Hz. Muhammed’in Medine’deki gerçek mezar yerini veren ilk yazarıdır. Münih belediye kütüphanesindeki el yazması eseri, (reisebuch) birçok yanlışlık içermekte olup Bayezid ve Timurla birlikte bulunduğu yılları yanlış vermiştir.
JOHANNES LEUNCLAVİUS (1533/1531-1594)
Türk kroniklerini, klasik kaynakları, kendisinden önce Osmanlılar hakkında batıda yazılmış belli başlı tarih kitaplarını, seyahatnameleri, elçi raporlarını, hususi notları karşılaştırarak 16. yüzyılın sonlarına kadar Osmanlı tarihini kaleme almıştır. Siyasi hadiselerin yanı sıra Osmanlı askeri, idari ve ekonomik yapısından nasıl müslüman olunacağına, kişi ve yer isimlerine dair etimolojik tartışmalardan bizzat ziyaret ettiği İstanbul’un tasvirine kadar pek çok konuyu anlatmış ve eserinde birçok orijinal bilgiye yer vermiştir.
Leunclavius, asilzade Heinrich von Lichtenstein’a diplomatik bir görevle İstanbul’a eşlik etti ve Ekim 1584’ten Nisan 1585’e kadar orada kaldı.
HANS HRADICZIN DE DERNSCHWAM (1494-1568)
1510 yılında felsefe bölümünden mezun oldu. 1520-1530 yılları arasında Macaristan ve Transilvanya’da dolaşarak gördüğü Roma kitabelerinin kopyalarını bir deftere geçirdiği bilinmektedir. 1553’te Alman İmparatoru I. Ferdinand’ın Kanuni Sultan Süleyman’a gönderdiği elçilik heyetine katıldı. İstanbul’u görmek Osmanlı Devleti’ni tanımak isteğiyle heyete katılan Dernschwam o uzun yolculuğu kendi hesabına yaptığını seyahatnamesinin sonunda açıkça belirtir. 22 Haziran günü Viyana’dan yola çıkan heyet 25 Ağustos’ta İstanbul’a ulaştığında padişah Nahçıvan seferi için Anadolu’ya hareket etmek üzereydi. Elçilik heyeti bundan dolayı huzura kabul edilmedi ve Kanuniyle görüşebilmek için bir buçuk yıldan fazla bir süre beklemek zorunda kaldı. Nihayet heyet 1554 Kasım ayı başlarında seferden dönüp kışı Amasya’da geçiren padişahın huzuruna çıkabileceği haberini alınca 9 Mart 1555’te İstanbul’dan ayrılarak Gebze, İznik, Ankara, Çorum üzerinden bir ayda Amasya’ya ulaştı. Dernschwam, elçilik heyetinin 7 Nisan’dan Haziran başına kadar Amasya’da kalması sebebiyle şehri tanıma fırsatı buldu ve bu arada Şah Tahmasb’ın Kanuniye gönderdiği fevkalade görkemli İran barış heyetinin de gelmesiyle yaşanan çok hareketli günlere şahit oldu. 2 Haziran’da dönüş yolculuğuna başlayan heyet aynı güzergahı takip ederek 23 Haziran’da İstanbul’a vardı ve 3 Temmuzda da buradan ayrıldı. Kendi özel hizmetkâr, arabacı, seyisleriyle heyete katılmış olan Dernschwam İstanbul’da rastladığı ve fidyesini ödeyerek esaretten kurtardığı bir Alman tüfek ustasını da beraberinde götürdü. Heyet Silivri, Babaeski, Filibe, Sofia, Niş, Belgrad, Osijek yoluyla Budine ve birkaç gün sonra da 11 ağustos 1555te Viyana’ya ulaştı. Seyahatnamesinin sonunda yazdığına göre Türkiye’den beraberinde çeşitli kumaş ve değerli taşlar getirerek satmıştır.
* Eski Almancayı iyi bilen bir ilim adamı tarafından metinde geçen yerler, yapılar, insanlar, olaylar, örf ve adetler hatta giyim kuşam ve hayat tarzı hakkında açıklayıcı notlar eklemek suretiyle yeni bir neşrinin yapılması Türk okuyucusu için büyük kazanç olacaktır.
* Dernschwam, zaman zaman Türkleri küçümseyen ifadeler kullanmakla beraber oldukça iyi müşahedelerde bulunmuştur. Özellikle geçtiği yerleşim birimlerine dair verdiği bilgiler o yerlerin tarihçeleri bakımından önemlidir. Osmanlı topraklarında yaşayan Hristiyanlar ve Yahudiler hakkında da etraflı bilgiler vermiştir. Anadolu’da rastladığı Alman, Avusturyalı ve Macarların çokluğu dikkat çeker. Dernschwam, Çemberlitaş karşısındaki elçi Hanında kalarak 25 Ağustos 1553’ten 9 Mart 1555’e kadar 18 Aydan uzun bir süre içinde yaşadığı İstanbul’u etraflı şekilde incelemiş ve pek çok ayrıntıya dikkat etmiştir. Bunlardan özellikle yiyecekler ve fiyatlar hakkında düştüğü notlar, üzerinde durmaya değer niteliktedir.
HANS JÜRGEN KORNRUMPF (1926-2012)
1926’da Berlin’de dünyaya geldi. 1944’te liseden ayrılıp askerlik hizmeti ile gönderildiği Rus cephesinde esir düştü. 1945’te serbest bırakılınca Berlin’e dönerek liseyi bitirdi. 1948’de İslam bilimleri ve Tarih bölümlerinde yüksek öğrenime başladı. Arapça, Türkçe, Farsça öğrendi. 1955’te aynı Üniversitede doktora tezini sundu. 1958’e kadar Ankara Üniversitesi İlahiyat ve Hukuk fakültelerinde Almanca okutmanlığı yaptı. Kahire Üniversitesi’nin Yabancı Diller yüksekokulunda okutmanlığa tayin edildi. Hamburg Üniversitesi’nin Yakın Doğu tarihi ve kültürü bölümünde kütüphaneci ve okutman olarak çalıştı. 1971’den itibaren Mainz Üniversitesinin mütercim tercümanlık bölümünde Türk ve Arap öğrencileri için Almanca ve İngilizce dersleri verdi. Filoloji ve İslam bilimleri alanlarında doçent olup üniversitenin şarkiyat bölümünün akademik kadrosuna dahil edildi. Türk kültürü ve Türkiye Tarihi üzerine yaptığı çalışmalar dolayısıyla 1981’de Mustafa Kemal Atatürk’ün doğumunun 100. yıl dönümü münasebetiyle kendisine bir plaket verildi. 2012’de vefat etti. Hans Jürgen Kornrumpf’un en belirgin iki özelliği işlediği konuları alçak gönüllülükle yaklaşması ve öğrencilerini teşvik amacıyla sergilediği ciddiyettir.
Eserlerinin önemli bir kısmını Türkçe sözlükler teşkil etmektedir. Bunlardan bazılarını içinde Cemal Köprülü’nün de olduğu kişilerin işbirliği ile gerçekleştirmiştir. Sözlük çalışmaları dışında en çok yoğunlaştığı alan Osmanlı Devleti’nin toprak idaresi tarihi olup 19. ve 20. yüzyıl Osmanlı tarihi ile ilgili incelemeleri de mevcuttur ve bu konularda birçok kitap makale eleştiri yazmıştır. Doçentlik tezi Osmanlı Devleti’nin toprak idaresinde teşkil-i vilayet nizamnamesinden sonra meydana gelen süreçleri anlatan bir el kitabı mahiyetindedir.
HANS JOACHİM KİSSLİNG (1912-1985)
Aşıkpaşazade tezi ile 1935’te doktor oldu. II. Dünya Savaşına rastlayan askerliği sırasında Fransa, Rusya ve Balkanlarda bulundu. Çok dil bilmesinden dolayı mütercimlik yaptı. 1942-43 yıllarında Alman Dışişleri Bakanlığı’nda ilmi araştırmacılık görevinde bulundu. 1949’da Münih Üniversitesi’nde Türkoloji bölümünün başkanı Franz Babinger’in yanında doçentlik tezini hazırladı. 1959’da emekliye ayrılan Babinger’in yerine tayin edilerek profesör oldu. 1980 yılındaki emekliliğine kadar bölümün gelişmesinde büyük katkılarda bulundu. 10 Ekim 1985’te Münih’te öldü.
Dil öğrenmeye çok kabiliyeti olan Kissling’in kırk civarında Batı, doğu ve Afrika dilini bildiği rivayet edilmektedir. Türkoloji, Osmanlı Tarihi, Osmanlı dönemi tasavvuf tarihi ve tarihi coğrafya alanlarında çok sayıda eser kaleme alan Kissling özellikle tarikatların siyasi toplumsal ve pedagojik rolleri üzerindeki çalışmalarıyla tasavvuf tarihine önemli katkılarda bulunmuştur.. Osmanlı Tarihi araştırmalarının büyük bir kısmı II. Bayezid ve dönemi hakkındadır. II. Bayezid’in babası Fatih Sultan Mehmet ile oğlu Yavuz Sultan Selim’in arasında kaldığı için öneminin tarihçiler tarafından yeterince takdir edilemediği hâlbuki Osmanlı Devleti’nin Orta Doğuya ve Doğu Akdeniz’e yayılmasını onun dönemindeki gelişmelerin mümkün kıldığı kanaatinde olan Kissling II. Bayezid hakkında hayatının en önemli eserini yazmayı planlamış ancak ömrü buna yetmemiştir.
Ölümünden sonra Rudolf Trofenik tarafından makalelerinin büyük bir kısmı 3 ciltlik seri içerisinde tekrar yayımlanmıştır. Türkçe, Slavca, Arapça, İtalyanca’dan çok sayıda tercüme yapmış bu arada Ömer Seyfettin, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin ve Peyami Safa’nın hikâye ve romanlarından bazılarını Almancaya çevirmiştir.
JACOB PHİLİPP FALLMERAYER (1790-1861)
1790’da bugün İtalya’daki Güney Tirol bölgesinde küçük bir köy olan Baierdorf’ta dünyaya geldi. Bölge Habsburg’ların mevrus topraklarından olup 1805’te Bavyera Krallığı’na bırakılmış, 1814’te tekrar Avusturya’nın eline geçmiştir. Temel eğitimini manastırdaki papazlardan aldı. Çok dilli bir bölgenin dil öğrenme yeteneği üstün bir bireyi olarak az zamanda kendini gösterdi. Erken yaşlarda Grekçe ve Latince ile tanıştı. 1824’te Danimarka Akademisi’nin açtığı Trabzon İmparatorluğu tarihi ile ilgili yarışmaya katılarak birincilik ödülü aldı. Viyana, Venedik gibi merkezlerde Grek ve Şark kaynaklarından geliştirip hazırladığı bu eseri 1827’de Münih’te basıldı. Mora Yarımadası tarihine dair çalışması ile tekrar dikkatleri çeken Fallmerayer bu eserleri ile Bavyera Akademisi muhabir üyeliğini kazanmış olmakla beraber hala lise hocalığı yapıyordu. Üniversite hocalığına geçmek istiyorsa da bu arzusu kabul görmüyordu. Bunun sebeplerinin başında her iki kitabında zamanın modası olan Helen hayranlığını zedeleyici bir tutum içinde olması gelmekteydi. Özellikle Mora’ya dair kitabının kopardığı fırtına bunda etkili oldu. Bavyera Kralı I. Ludwig, Helen hayranlığının önde gelen simalarındandı. Oğlu Otto da 1832’de yeni Yunanistan’ın ilk kralı seçilmişti. Daha lise talebesi iken Trabzon İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra Rum ahalinin Türk idaresi altında dini açıdan eski dönemlerden çok daha rahat bir hayat sürdüğü gibi düşünceleri yüzünden eleştirildiği bilinen Fallmerayer’in Trabzon kitabında dünyevi iktidarın, kilisenin hakimiyetine girdiğini söylemesi gençlik yıllarındaki düşüncelerinin Avrupa’yı kasıp kavuran 1848 ihtilallerinin liberal ve kilise karşıtı düşünceleri dâhilinde artık kanaate dönüşmüş birer ifadeleri gibiydi. Mora kitabında da orta zamanlardan itibaren eski Helen halkının çoktan silinip gittiği ve buraların Slav-Arnavut ahalinin bölgesi haline geldiği, Yunanistan’ın eski Helenler’in doğrudan ardılları ve meskûn bir yer olmadığı, halkların birbirlerine karıştığı ve Helenler’in ortadan kalktığı gibi görüşleri, Katolik ve eski antikiteye itibar eden başta Bavyera Kralı olmak üzere devrin okumuş kesiminin değerlerine ters düşmüştü.
Fallmerayer, Ağustos 1831’de ilk şark seyahatine çıktı. Gözlemleri sonucunda nazariyelerinin doğruluğuna bir defa daha inandı. Üç yıl sonra Münih’e geri döndü. Ertesi yıl nihayet Bavyera Akademisi üyeliğine tayin edildiyse de kralın buna onay vermesi bir yıldan fazla sürdü. Akademiye kabul konuşmasını 112 sayfa halinde Stuttgart’ta bastırdı. Yunanistan’ın Slavlar tarafından işgalinin Atina ve Attika bölgesinde meydana getirdiği değişiklikler ve sonuçları konulu konuşması ile o günkü Yunanistan’ın beşeri coğrafyasına dair olan fikirlerine daha da bir açıklık getirdi. Bölgede yaptığı seyahat esnasındaki tespitleri doğrultusunda halkın dilinin Arnavutça olduğuna ve özellikle yer isimlerinin, ileri sürdüğü tezlere güç kattığına işaret etti. Böylece Yunanistan’da yaşayanların eski Helenler’in ardılları olduğu tezini savunanlarla arasındaki tartışmalar yeniden alevlendi. Fallmerayer 1836’da Mora kitabının II. cildini yayınladı ve burada tezini daha kesin ifadelerle anlattı. 1821-1829 arasındaki Yunan ayaklanmasının Helen isyanı değil gerçek bir “iskiptar” ayaklanması sayıldığını iddia ederek Arnavut vurgulu Yunanistan teorisine son şeklini vermiş oldu. Görüşlerine karşı çıkanlar da tarihçi olmaktan ziyade siyaset yazarı zamanın politika esintilerine kapılmış olma gibi tenkitlere uğradıysa da yerleşmiş bilgi ve kanaatlerin sorgulanıp sarsılmasında önemli rol oynadı.
Çeşitli dillere vakıf olmakla yetinmeyen Fallmerayer, Arnavutça ve Rusça yanında Türkçe ile de ilgilendi ve bu dili iyi derecelerde öğrendi. 1840’ta ikinci Şark gezisine çıktı. Atos ve Atina üzerinde yaptığı bir seyahat neticesinde Ekim 1841’de gittiği İstanbul’da bir yıl kaldı. Yol izlenimlerini genelde pek çok yazılarını yayımlamak üzere yolladığı kendi büyük seyahatlerini de büyük ölçüde finanse eden Augsburger Allgemeine Zeitung’a gönderdi. Buradan Atos, Selanik, Tırnova, Atina yoluyla geri döndü ve izlenimlerinden hareketle yayımladığı eserinde Helen saygınlığını ağır bir şekilde zedelemekle itham edildi. 1847’de çıktığı üçüncü şark gezisinde Atina, Kudüs ve Trabzon’u gezdi. Avrupa’da hürriyetçi ve milliyetçi ayaklanmaların yaşandığı ve kanlı bir şekilde bastırılmaya çalışıldığı özellikle Macar ve Leh vatanperverlerin Osmanlı Devleti’ne sığındığı bir zamanda yaz boyunca İstanbul Büyükdere’de kaldı. Bu arada kendisine Sultan Abdülmecid tarafından iftihar nişanı verildi. Fallmerayer bu münasebetle ve Türkler’in siyasi mültecilere karşı gösterdikleri misafirperverlikten de etkilenmiş olarak Sultan Abdülmecid’in şahsında Osmanlı ülkesini “Avrupa hürriyetperveranının son sığınağı ahlaki ve insani bir idarenin demir attığı son liman” diye nitelendirdi.
1848 sonlarına doğru tarih profesörlüğüne tayin edildiğini öğrendi. Bu haber üzerine seyahatini kısa kesip Münih’e döndü. Bavyera Kralı II. Maximilian tarafından kabul edildi. Güçlüklere karşı çıkmayı ve muhalefeti öneren liberal fikirleri ve bu fikirlerle kaynayan Avrupa’daki ihtilallere sıcak bakan kişiliğinden ötürü Eylül 1849’da Üniversite hocalığını fiilen yürütme imkânı bulamadan emekli edildi ve kanunlar karşısında sıkıntıya düşmüş halde bir müddet yaşamak zorunda kalacağı İsviçre’ye geçti. 1850’de ilan edilen genel af sebebiyle Münih’e döndüğünde akademi üyeliğini sürdürdüyse de üniversiteye geri dönemedi. 26 Nisan 1861’de Münih’te öldü.
Fallmerayer bugün artık yıldızı sönmüş bir yazar olarak kabul edilir ve hiçbir Alman edebiyat tarihi kendisine yer vermez. Edebiyat ansiklopedilerinde de anılmaz. Eserleri hakkında yazı yazanlar özellikle onun Yunanistan ve Yunan tezi aleyhinde kalem oynatırlar. Trabzon İmparatorluğu Tarihi, Orta Zamanlarda Mora Yarımadasının Tarihi, Trabzon İmparatorluğu Tarihine Dair Özgün Fragmanlar gibi eserlerinden dolayı kendisi genelde Bizans tarihinin kurucuları arasında sayılır. Trabzon İmparatorluğu Tarihi konunun ilk ilmi monografisi olarak kabul edilir ve Fallmerayer’in ismiyle adeta beraber anılır. Mora Tarihi ise Helenler’in ve Helenizmin çöküşünün polemik yaratan bir eseri olmuştur. Önsözde insanların geçmişleri ile ne derece aynileştirilebileceği sorusunu ortaya atması eserine çağdaş bir boyut kazandırmıştır. Fallmerayer, Yunanistan beşeri coğrafyası ile ilgili gürültü koparan görüşlerinde yalnız kalmadı. Yedi ciltlik bir eserin yazarı olan George Finlay daha yumuşak bir tarzda olsa da Fallmerayer’in görüşlerini de benimsedi.
Öte yandan Fallmerayer Viyana Kongresi sonunda (1815) giderek artan bir şekilde Avrupa’da ağırlığını hissettiren Rus hâkimiyetinin iyi bir gözlemcisi sıfatıyla Rus-Ortodoks tehlikesine dikkat çekmekte ve bunu Avrupa için bir tehdit olarak görmekteydi. Bu bakış açısı dâhilinde kendisi her haliyle Bizans etkisi altında organlaştığı ve şekil bulduğu kanaatini taşıdığı Osmanlı Devleti’nin “Bizans’tan sonra Bizans” anlamında Rus tehlikesi karşısında bir savunma hattı teşkil ettiğine inanmaktaydı. “Helen soyunun günümüz Avrupa’sında kökü tamamen kazınmıştır. Yunanistan’daki hristiyan halkın damarlarında saf ve katıksız Helen kanı akmaz” tarzındaki beyanları Fallmerayer’in Helen düşmanı olarak görülmesine ve günümüzde de özellikle Yunanistan’da bu anlamda anılmasına yol açmıştır. Böyle olmakla beraber Slavlar ve Arnavutlar arasında saygın bir isimdir ve eserleri bu dillere çevrilmiştir.
URİEL HEYD
Almanya’nın Köln şehrinde doğdu. 1934’te Kudüs’e göç etti ve orada İbrani Üniversitesi’nin Doğu araştırmaları Enstitüsü’nde Almanya’da iken başlattığı Şarkiyat tahsiline devam etti. 1939-1940 öğrenim yılında bulunduğu İstanbul Üniversitesi’nde Türkçesini ilerletti. 1948’de İsrail Devleti’nin kurulması üzerine diplomatik göreve başladığı ve önce Washington büyükelçiliğinde birincisi sekreterlik daha sonra Ankara Büyükelçiliği’nde müsteşarlık yaptı. 1951 yılında diplomatik görevi bırakarak Kudüs İbrani Üniversitesi’nde ders vermeye başladı. 1959’da İslam Tarihi profesörü olduktan sonra Müslüman Halklar ve Orta Doğu tarihi bölümünün başkanlığına ve Doğu Araştırmaları Enstitüsü’nün müdürlüğüne getirildi. Hocalığı süresince üniversitedeki İslam, Doğu ve Afrika araştırmalarının gelişmesine büyük katkı sağlayarak yerli ve yabancı bilim adamlarının ve öğrencilerin dikkatlerini buraya çekti. Öğrencileri dünyanın çeşitli üniversitelerinde öğretim üyesi oldular. Heyd aynı zamanda Ortadoğu, Asya, Afrika araştırmaları yapan ve siyasetle ilgisi bulunmayan İsrail Müsteşrikler Cemiyeti’nin aktif üyesiydi. 13 Mayıs 1968’de Kudüs’te öldü.
Eserleri:
Araştırmalarını genellikle İslami alanda yapmasına ve Arapça ile Farsçayı da Türkçe kadar iyi bilmesine rağmen Heyd’in yayımlanmış çalışmalarının çoğu Osmanlı Devleti’ni ve Türkiye Cumhuriyeti’ni ilgilendiren tarih, dil ve hukuk konuları üzerinedir.
1. Celîle Emîri. İlk eseri olup orijinal kaynaklara dayanılarak İbranice yazılmıştır. Eserde Sayda’daki Osmanlı paşasına karşı isyan ederek Kuzey Filistin Celîle bölgesinde özerk bir yönetim kuran bedevî emîri Zâhir el-Ömer ve onun mücadelesi ele alınmıştır.
2. Modern Türk milliyetçiliğinin merkezi şahsiyeti ve teorisyeni sıfatıyla Ziya Gökalp’in oynadığı rolü ve aynı zamanda onun İslam ve laiklik hakkındaki fikirlerini sistematik biçimde incelediği bu eseri Kadir Günay, Türk Ulusçuluğunun Temelleri adıyla Türkçeye tercüme etmiştir.
3. Türk Dil reformu tarihini ve bu hususta karşılaşılan güçlükleri inceleyen bir çalışmadır.
4. Heyd, birkaç yıl Türkiye’de Başbakanlık Arşivi ile diğer kurumlarda bulunan belgeler üzerinde çalışarak hazırladığı bu eserinde kullandığı belgelerin fotoğraflarını da vermiştir. Eserde o dönem Filistin’inin tarihi Osmanlı diplomasisi ve sosyal, ekonomik, dini, kültürel ve askeri şartlar açısından ele alınmış özellikle sivil ve askeri yönetim, vergilendirme, ticaret, endüstri, vakıflar ve belediye hizmetleri ile müslüman ve azınlıklara ait kutsal yerler üzerinde durulmuştur.
5. Kendi gözlemlerine dayanarak Menderes hükümeti ile birlikte Türkiye’de islami uyanışı ele aldığı ve dinin giderek artan öneminin tahlilini yaptığı 27 sayfalık küçük bir kitaptır.
6. Fatih Sultan Mehmet, II. Bayezid, Kanuni Sultan Süleyman dönemlerinde ve 17. yüzyılın ikinci çeyreğinde tatbik edilen ceza hukuku ile ilgili olan eserde ceza uygulamalarının yanı sıra hukuk sistemi mahkemeler davalar ve kanunlar ayrıntılı bir şekilde incelenir. Osmanlı hukuk ve adalet sistemi üzerine yeni bir yaklaşım sergileyen kitabın sonuna bir hukuk terimleri sözlüğü eklenmiştir.
III. Selim ve II. Mahmut dönemindeki modernleşme teşebbüslerini ve ulema ile halk kesiminin batılılaşmaya karşı tavrını incelediği makalesi mevcuttur.
İngilizce İbranice yazdığı makaleleri üç gruba ayrılabilir:
1. Modern Türkiye’de İslam ve kültür
2. Osmanlı hukuk sistemi
3. Osmanlı Devleti’nde Yahudiler
KAYNAKÇA
Ağcagül, Sevgi. “Hans Jürgen Kornrumpf”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
https:// İslam ansiklopedisi.org.tr
Akpınar, Turgut. “Paul Wittek”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
Akpınar, Turgut. “Hans Joachim Kissling”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
Beydilli, . “Jacob Philipp Fallmerayer”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
Beydilli, Kemal. “Johann Wilhelm Zinkeisen”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
Bilgin, A. Azmi. ” Theodor Menzel”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
Eyice, Semavi. “Ernst Kühnel”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
Eyice, Semavi. ” Hans Hradiczin de Dernschwam”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
Eyice, Semavi. “Franz Babinger”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
Görgün, Hilal. “Andreas David Mordtman”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
Görgün, Hilal. Gotthard Jaeschke. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
Kahraman, Kemal. “William Friedrich Carl Giese”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
Kiel, Hedda Reindl. “Franz Taeschner”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
Kreiser, Klaus. “George Jacob”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
Kültür ve Turizm Bakanlığı. Erişim 16 Kasım 2024
https://ekitabim.ktb.gov.tr › kitap › detay
Landau, Jacob M. “Uriel Heyd “. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
Ortaylı, İlber. “Joseph Freiherr von Hammer Purgstall”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
Özgüdenli, Osman Gazi “Karl Süssheim”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. Erişim 16 Kasım 2024
Şanbey, Cemil Ziya. Leopold von Ranke Tarihçilere Yol Gösteren Bir Tarih Üstadı”. Ankara Üniversitesi. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi, 18 (3-4), (1 Ocak 1960), 273-289.
Yazar: Ebru Vakkasoğlu Akyürek


Yorum bırakın