Osmanlı İmparatorluğu XIX. yüzyıla girerken dış ilişkiler açısından çok zorlu, çetrefilli ve önemli bir dönemden geçmekteydi. 17 Ekim 1797 Campo Formio Antlaşması’yla, Venedik Cumhuriyeti ortadan kaldırılmış, Fransa, Yunan Adaları’nı işgal etmiş ve böylelikle Osmanlı Devleti’nin tehlikeli bir komşusu haline gelmişti. Bu durum Osmanlı yönetimini endişeye sevk etmişti. Bu endişenin yersiz olmadığı da kısa bir zaman içinde ortaya çıktı. Napolyon komutasındaki Fransız donanması 2 Temmuz 1798’de İskenderiye kıyılarına demir atarken 21 Temmuz’da da Napolyon, Mısır’da fiilî gücü elinde bulunduran Kölemen askerlerini yenerek Kahire’yi ele geçirdi. Mısır’ın işgali karşısında Osmanlı, 23 Aralık 1798’de Rusya ve 5 Ocak 1799’da da İngiltere ile ittifak antlaşmaları imzaladı. Bu faaliyetler sayesinde 1799 başlarında Osmanlı-Rus kuvvetleri Fransızları, Yunan Adaları’ndan atarken 22 ağustos 1799’da Napolyon Mısır’ı terk etmek zorunda kaldı. Ekim 1801’de ise Mısır’da kalan Fransız ordusu İngiliz kuvvetlerine teslim oldu. Bu gelişmelere rağmen Fransa’ya karşı kurulan ittifaklar kısa zaman içinde gevşeyip pasifize oldu ve realitede bir karşılığı da kalmadı. İngilizlerin Kölemenler ile yakın ilişki içine girmesi Osmanlı İmparatorluğu için rahatsızlık veren olumsuz bir gelişme idi. Buradaki en basit bir faaliyet bile Osmanlı’yı rahatsız etmeye yetecektir. İngiltere, ancak 1803’te Fransa ile yeniden mücadeleye başladığı zaman Osmanlı İmparatorluğu ile bir antlaşma yaparak Mısır’ı tahliyeye razı oldu. Öte taraftan Rusya’da belli bir kesim, Rusya’nın çıkarlarının batıda gereksiz savaşlar yapmakta değil, Osmanlı ile mücadele etmekte yattığı fikrinde idi.
1807 yılında, Osmanlı Devletinde ilk ayrılıkçı isyan patlak verdi. Osmanlı, 1806-1812 senelerinde Rusya ile de bir savaş içindeydi ve Kırım harbine kadar bir kez daha Rusya ile çatışacaktır. Bu iki savaş da Osmanlı’nın ciddi zarar gördüğü ve kayıp verdiği savaşlar olmakla kalmadı; askeri altyapısına da ciddi zarar verdi. İsyancılar Rusya’dan beslendiler. İsyan patlak verdiğinden beri isyancıları el altından destekleyen Rusya, Osmanlı Devleti ile savaş ihtimalinin ortaya çıkmasıyla birlikte, Osmanlı güçlerini iki ayrı cephede savaşmaya mecbur bırakmak için isyancılarla olan ilişkisini kuvvetlendirmekte idi. Tuna ordusu komutanı General Mikhelson, muhtemel bir Osmanlı-Rus savaşında Bulgar ve Rumenlerle birlikte Sırp gönüllülerin Rusya’nın savaşı kazanmasına önemli katkılar yapabileceklerini ve bu amaçla Sırplara verilen destek ve yardımların artırılması gerektiği kanaati taşımaktaydı. Mikhelson, isyancıların askerî durumlarının ne olduğunu ve ne türden ihtiyaçları olduğunu, Fransa’nın Sırplara yönelik herhangi bir faaliyetleri olup olmadığını öğrenebilmesi için bir temsilcisini Sırbistan’a göndermişti. Bu adımlarla yetinmeyen Rusya, Ağustos ayında Yaş’a, Konstantin İpsilanti’nin yanında ikamet edecek ve Sırp sorunu ile meşgul olacak Konstantin Rodofinikin isimli bir memur tayin etti. Yaş’a gelen Rodofinikin ile hemen yakın temasa geçen İpsilanti, Rodofinikin’e, Osmanlıların Balkanlar’dan nasıl çıkarılacağına dair planlar yapmaya başladı. Sırplar isyan ettilerse de bağımsızlığı ancak aşama aşama elde edebileceklerdi. Fakat burada isyanın ayrıntılarından daha önemli olan bir mesele vardır. Büyük devletler Osmanlı Devletinin içerisindeki farklı etnik unsurları ya da dinleri kullanarak Osmanlı’ya içeriden, isyanlar yolu ile zarar verilebileceğini fark etmiş oldular. Bundan sonraki, 1829 Mora İsyanında da Batılı Devletler Rumlara son derece sempati ve ilgi ile yaklaşmış, Osmanlı Devleti baskıcı bir devlet gibi anılmaya başlanmıştır. Bu süreçte Osmanlı Devletine büyük bir önyargı ile sevimsizlik ile yaklaşılacaktır.
.jpeg)
Mora isyanı Osmanlı Devletinde oldukça etkili oldu. Bir yönü ile Osmanlı Devletinde de bir dönüm noktası olacaktı. Devletin acziyeti gün yüzüne çıkarken, Hristiyan tebaada büyük bir kendine güvenme duygusu ön plana çıkacaktı. Müslümanlarla karşılıklı sert çatışmalar vuku bulup, hem Müslüman hem de Hristiyan tebaadan çok sayıda kişi çatışmanın içerisine dahil oldu. Bu çatışmalar tek yönlü değil karşılıklıdır. Tropoliçe’de Müslümanlar katledilirken bazı Hristiyanlar, silahları ile Mora bölgesini ele geçirdiler. Bölge Müslümanlarının yarısı; birçok otoriteye göre 25 bin civarında Müslüman katledildi. Buna Müslümanlar da karşılık verdi. Ancak Müslüman direnişi başarılı olamazken, Hristiyanlar katliamlara devam ettiler. Çaresiz kalan Osmanlı Devleti, Mora isyanının bölge güçleri ile bastırılamayacağını anlayarak meşhur Mısır valisi Mehmed Ali Paşaya müracaat etti. Mehmet Ali Paşanın oğlu olan İbrahim Paşa komutasında büyük bir donanma gönderilirken, 70 bin kişilik bir birlik de yarımadayı istila etmeye başladı. Bu taarruza Rumlar karşı koymaya çalışsa da çok başarılı oldukları söylenemez. 1825-1827 yılları arasında İbrahim Paşa ciddi bir mücadele vererek isyanı bastırmış oldu ancak bu çatışmalar sırasında bölge öyle hasarlar aldı ki yerleşim alanları büyük oranda harabeye dönmüştü. Ancak Rusya ve İngiltere kamuoyu bu müdahaleyi bir isyanı bastırmak olarak görmemiş, Osmanlı Devletinin Hrıstiyan tebaaya yaptığı sistematik bir zulüm hatta soykırım olarak görmüştü. Onların bakış açılarına göre özgürce yaşamak isteyen Hristiyan unsurlara pranga vurulmuş, istemedikleri bir yönetim altında yaşamaya zorlanmışlardı. Mücadele eden Hristiyanlar isyancı veya ayrılıkçı değil, birer özgürlük savaşçısı idiler. Böylelikle Mora İsyanının, Mehmed Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa tarafından acımasızca bastırılması ‘’zalim Türk’’ imajı oluşturacaktır. Batı kamuoyunda Osmanlı Devleti ciddi suçlamalara maruz kalarak, etkileri bugüne kadar gelecek olan Hristiyan düşmanlığı ile suçlanacaktır. Fakat her şeyden önce Osmanlı Devletinin, çok büyük ve kanlı bir ayrılıkçı ayaklanmayı bastırdığını söylemek, görmek gerekir. Bu bir yönü ile devletin kendini koruma, savunma refleksidir. Mora İsyanı, yalnız bir halkın isyanı değil aynı zamanda iç savaş benzeri bir keşmekeşin yaşandığı büyük bir hengâmedir. Bölge Rumları, bölgede iskân eden Müslümanları tamamen bölgeden sürmek veya yok etmek maksadı ile saldırılarda bulunmuşlardır. Osmanlı Devletinin tüm çabalarına karşın 1829’da bağımsızlığını kazanan Yunanistan Krallığı Mora yarımadasına tamamen egemen oldu. Ege ve Akdeniz ticaretinde de rol almaya başlayan Yunanistan Krallığı böylece Osmanlı Devletinden ayrılan ve kurulan ilk devlet olarak kayıtlara geçmektedir. Bu durum diğer Hristiyan unsurların da büyük bir özgüven kazanmasına sebebiyet verdi. Hristiyanlar, özellikle kiliseler aracılığı ile çok hızlı örgütlenebiliyor, liman şehirlerinde yaptıkları ticaret sayesinde çok sayıda Batılı tüccar ile temas kurabiliyorlardı. Hiç şüphesiz Osmanlı Hristiyanları Avrupa menşeli fikirlere, Osmanlı Müslümanlarından çok daha fazla aşina idi. Çok daha erken zamanlarda bu fikirlere belli oranda erişme şansları olmuştu ancak 1830’lara gelindiğinde, bu ciddi bir ivme kazanmıştı. Bu yüzden ayrılıkçı fikirler hızla yayılıyor, Osmanlı Devletinden uzaklaşmak, kopmak ve yeni bir devlet kurmak anlayışı Hristiyan tebaada yer ediyordu. Yaptıkları aktif ticaret sayesinde hayli zenginleşen Gayrimüslim unsurlar Rusya ve İngiltere ile kolayca temas kurabiliyorlardı ve İngiliz ya da Rus desteği almanın ne denli önemli olduğunu fark etmişlerdi. Yabancı devletlerin kurduğu okullar ise mantar gibi artıyor, kiliselerin ve ticaret erbabının yanı sıra okullarda da ayrılıkçı hareketler teşvik ediliyordu. Osmanlı Devletinin ise bu okulları kapatacak kudreti yoktu. Zaten maliye oldukça zayıflamış, ülke hayli yoksullaşmıştı. Şimdi Osmanlı Devleti büyük bir mali kaynağa ve dış dayanağa ihtiyaç duyuyordu ama Rum isyanları nedeni ile kendisine sempati ile bakacak bir Avrupa Devleti bulabilmesi de olanaksızdı. Bu sorunların çözülmeyişi ise içeride buhran ve istikrarsızlık doğuruyordu.
Sıkıntılar yalnızca ayrılıkçı hareketler ve isyanlar da değildi. Mısır’ın Napolyon işgalinden kurtarılması için gönderilen ve kısa sürede yıldızı parlayan Kavalalı Mehmed Ali Paşa da bağımsızlık eğilimleri gösteriyordu. Kısa sürede merkezi idareyi kuran ve başarılı bir modernleşme çalışması yapan Kavalalı Mehmed Ali Paşa, normalde sadece bir Osmanlı paşası ve Osmanlı hükümdarına bağlı bir vali olup, Osmanlı Devletinin her türlü ferman ve emirlerine de uymakla yükümlü idi. Ancak, özellikle rakiplerini bertaraf ettikten ve kendisini Mısır’da kabul ettirdikten sonra Osmanlı Devletinden ayrı davranmaya, normalde bağlılık göstermesi gereken emirleri ihmal etmeye başladı. Osmanlı Devleti gerek genel bir infialden korkması gerek de İngiltere ve Fransa’nın kendisi ile ilgilenmemesi sebebiyle bu dönemde Rusya ile bir yakınlaşma içine girmişti. Bu aslında gerçek bir diplomasi hamlesi değil, bir zorunluktu. Zira Mehmed Ali Paşa çok ciddi bir anti Osmanlı politikasına soyunmuştu. Padişah II.Mahmud bu durumun sonunun iyi gitmeyeceğini seziyor ve güçlü bir devlet ile dayanışmak istiyordu. Böylece 1833’te Hünkâr İskelesi anlaşması imzalandı.
Ama Mehmed Ali Paşa kuvvet kazanmaya ve Osmanlı Devletini tehdit etmeye devam ediyordu. Büyük bir ihtiras içindeki paşa, bütünü ile asi konumuna geçmişti. Sonunda yeterli güç kazandığında gözünü Şam, Beyrut gibi şehirlere dikti. Hatta Mısır’da silahaltına aldığı birlikler ile Suriye’ye saldırarak oradaki insan kaynağını da kendi bölgesi için kullanmak istedi. Osmanlı yönetimi derhal Kavalalı Mehmed Ali Paşayı asi ilan etti. Avrupalı Devletlerin onay ve desteğini almak için de diplomatik faaliyetlere başlayan Babıali, kendi merkezi ordusunun hayli zayıf olduğunun bilincinde idi. Bu yüzden bir an evvel güçlü bir devletin kendisini desteklemesini istiyordu. Rusya’nın başşehri koruması yetersizdi. Ayrıca tek bir devlete güvenilemezdi. Bu yüzden diplomasi oyununu iyi oynamak gerektiği düşünülüyordu. Bu esnada Lübnan ve Filistin’de büyük çaplı isyanlar çıkıyor, Mısır ordusu bir yandan bunu bastırmakla ilgileniyor diğer taraftan da bölgeye egemen olmaya çalışıyordu. Suriye’deki Dürzi isyanı ile beraber, Mısır da bu işin kolay olmayacağını anlayarak Avrupa’dan destek istedi. Hatta bağımsızlık talebini de iletti. Üzerine gelen Osmanlı kuvvetlerini de ciddi yenilgilere uğratması onu büyük bir özgüven sahibi yapmıştı. Şimdi savaşın getirdiği zafer ile mağrur olacak ve daha da ileri mevzilere saldırmayı hedefleyecekti. Osmanlı ise hayli zor durumdaydı ve yalnız Mısır değil, Suriye ve Anadolu da kaybedilmek üzere idi.
Siyasi buhran öyle bir noktaya gelmişti ki Osmanlı Devleti bir kurtuluş aramaktan başka bir şey yapamıyordu. Mısır ordusu Osmanlı ordularını cephede kolayca yenilgiye uğratıyordu. Bu arada Rusya’nın Osmanlı üzerindeki artan nüfuzundan büyük rahatsızlık duyan İngiltere de 1838 Balta limanı anlaşması ile Osmanlı ticaretinde büyük etki sahibi oldu. Fakat tüm bunlar olurken, Mısır ordularının Anadolu’ya girmesi ve ancak Kütahya önlerinde durdurulabilmesi Avrupa Devletlerini de rahatsız etmişti. Yalnız Fransa Mehmed Ali Paşa’yı kışkırtmaya devam etti. Bunu gören İngiltere ve Avusturya, yanlarına Osmanlı kuvvetlerini de alarak, donanmalarla, denizden Mısır’ın ele geçirdiği yerlerdeki askeri üsleri bombardıman altına aldı. Böylece çeşitli bölgelere dağılan Mısır kuvvetlerinin irtibatı koptu. Merkezle bağlantılarını yitiren güçler hiçbir varlık gösteremediler. Böylece Mehmed Ali Paşa’nın politikası iflas etti ve İngiltere’nin ezici gücü sayesinde sivrilen gücü pasifize edildi. Bu olay gerçekten Osmanlı tarihinde ilk kez rastlanan, enteresan bir olaydır. Daha önce de merkeze isyan eden, asi olan paşalar ve valiler olmuştu. Ancak ilk defa bir isyancı Osmanlı ordularını defalarca yenilgiye uğratarak başkenti tehdit eder konuma gelebilmişti. Bu üzerinde düşünülmeye değer bir meseledir. Bir devletin valisi, isyan ederek adeta merkezi otoriteyi yenmiştir ve ancak Batı müdahalesi ile kurtarılabilmiştir.
Görüleceği üzere Osmanlı Devleti dış siyaset açısından gerçek bir iflasın eşiğinde idi. Yabancı devlet müdahaleleri sistemi ayakta tutuyordu ancak müdahale eden her devlet karşılığında ciddi bir taviz istiyordu. Zaten esas müdahale sebepleri de bu idi. İngiltere normal şartlarda Osmanlı Devletine herhangi bir yardımda bulunmuyor, yalnız Rus nüfuzu çok arttığı zaman ya da Osmanlı’yı yıkabilecek kadar tehlikeli şartlar oluştuğunda devreye giriyordu. Bunun haricinde Osmanlı’ya verilen bir ödenek, borç veya yardım yoktu. Askeri destek de, İngiltere’nin İmparatorluk yolu tehdit altına girdiği zaman devreye giriyordu. Ama Osmanlı Devleti zaten büyük, ayrılıkçı hareketlerin kokusunu aldığı için gerçek bir müttefike de ihtiyaç duyuyordu. Bu ancak 1870’lerde sağlanan Alman birliği sayesinde kurulan Almanya vasıtası ile olacaktır. O zamana kadar Osmanlı Devleti, İngilizlere dayanma siyaseti güttü. Başarılı bir denge politikası olsa da devletin bu denli yıprandığı bir dönemde yetersizdi.
Baltalimanı Ticaret Anlaşması ile İngiltere Osmanlı ekonomisinde çok önemli bir yer edinmeyi başarmıştı. Artık Osmanlı ülkesinde kesin olarak hüküm sahibi olduğunu düşünmesi muhtemeldi. İngiltere, gelişmiş sanayisi ve yaptığı bol üretim sayesinde oldukça zenginleşmiş ve yeni pazarlar arar olmuştu. Bu arayış XIX.Yüzyıl boyunca devam edecektir. Baltalimanı Ticaret Anlaşması da bu arayışın bir sonucudur. Genel kabul, zayıflamış Osmanlı ekonomisinin bu anlaşma ile çöküşe geçtiği yönündedir. Zaten bu tip ayrıcalıklar elde edinmek isteyen tek devlet de İngiltere değildi. Sardinya, İsveç, Norveç, Danimarka ve İspanya gibi ülkeler de Osmanlı ülkesinin aczinden faydalanmak istediler. Aynı taktiği kullanarak antlaşmalar yaptılar ve Osmanlı üzerinde hâkimiyet kurmak istediler. 1843’de Portekiz de harekete geçmişti. Osmanlı, 1846’da Ruslarla anlaşma yaparak, İngiltere etkisini kısmen azaltmayı, hafifletmeyi başardı. Böylece her ne kadar zor durumda olsa da denge politikasını lehine kullanmak için elinden gelen çabayı sarf etmiştir.
Özellikle II.Mahmud tahta geçtiğinden beri, devletin kurtarılması ve çöken askeri sistemin ihya edilmesi yönünde adımlar attı. Yeniçeriler askerlikten koparak başka mesleklere yönelmiş, ordunun savaşçı yönü kaybolmuştu. Devletin aygıtları, ayanlar karşısında zayıf kalıp pasifize olmuştu. Padişah Mahmud ilk olarak merkezi sistemi kurmaya çalıştı. 1808 Sened-i İttifak bu çabaların bir sonucu olsa da 1 sene uygulanan sözleşme baş ayanın ortadan kaldırılması neticesinde hükümsüz kaldı. Böylece çalışmalarına hız veren Mahmud merkezileşmeyi sağlama amaçlı çalışmalarına devam etti. Bu çabalardan en önemlilerinden biri de yeniçeri ocağının kaldırılışıdır. 1826 Vaka-ı Hayriye III.Selim’in yenileşme hareketlerinin devamı olarak da görülebilir. Hiç şüphe yok ki II.Mahmud tarafından hayata geçirilen en mühim reformlardan biridir. At meydanında toplanan yeniçeriler kazanlarını son kez tekrar ortaya çıkardılar. Bu isyan bu reformun hayata geçirilmesine bir gerekçe oluşturacaktı. Padişahın eline aradığı koz geçmişti. Ancak yeniçeriler ile zaten uzun yıllardır yönetim-ocak çatışması yaşanıyordu. Sistemle özdeşleşen yeniçeriler isyanlarla isteklerini yerine getirtme kudretine sahipti. Ancak II.Mahmud yeniçerileri ortadan kaldırma konusunda son derece kararlı idi. Geleneksel isyan yöntemlerini kullanarak son kez kazan kaldıran yeniçeriler çok ciddi krizlere ve çatışmalara sebep oldular. Olaylar sokak çatışmalarına kadar giderken, II.Mahmud yeniçerilerin tüm saldırılarına karşın yeniçeri ocağını kaldırıp yerine yeni birlikler kurmayı bilecektir.
II.Mahmud son derece kararlı hareket ediyor ve devletin sırtına binmiş olan yeniçerilerle mücadelesini en iyi şekilde yapıyordu. Fakat tüm dehası, kararlılığı ve yenilikçiliğine karşın Mahmud talihsiz bir hükümdardır. Çünkü bulunduğu dönemde Osmanlı merkezi idaresi öylesine zayıflamıştı ki Anadolu’da dahi devletin hükümran olduğunu söylemek güçtü. Her ne kadar ayanlık ortadan kaldırılarak merkezi otorite ihya edilmeye çalışılsa da en önemli sorunların başını çeken maliye sorunu çözülemiyordu. Hükümdarın herhangi bir kaynak bulabilmesi mümkün değildi; Avrupalı Devletler hâlihazırda Osmanlı hükümetini kapitülasyon koparılacak bir aygıt olarak görüyordu. Yapacakları herhangi bir yardımda karşılığında büyük tavizler koparacakları kesindi. Vergi artırmak sureti ile yapılacak bir hazine geliri artışı da son derece yetersiz ve anlamsız bir hareket olurdu. Maliyenin bu sıkışıklığı Osmanlı’nın XIX. Yüzyıldaki kâbusu oldu ve artarak 1876’da devletin iflasına sebebiyet verdi.
II. Mahmud döneminde Mustafa Reşit Paşanın tavsiyeleri Padişahı yönlendirecek kadar etkili oldu. Padişah 1838’de bir dizi danışma meclisleri kurdu. Meşveret Meclisleri geleneksel olarak varlığını sürdürse de işlevini yitirmiş ve herhangi bir faydası kalmamıştı. Eski ve yeni yetenekli memurlardan oluşan bu meclisler hem yasama önerilerini gözden geçirecekler hem de bazı yenilikler, reformlar önereceklerdi. Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adlîyye sarayda toplanarak düzenli ve yerleşmiş bir devlet yaratma amacına yönelik çalışmaları yürütecek ve merkezi otoritenin yeniden ihyasına hizmet edecekti. Buradaki ana amaç merkezi otoriteyi yeniden tesis edebilmekti. Zira gerek ayanlar gerekse yeniçeriler ile yaşanan çatışmalar devleti oldukça yıpratmıştı. Yeni memurlar atanmış bunlara maaş da bağlanmıştı. Maaşların merkezden verilebilmesi merkezi otoriteyi daha da kuvvetli hale getirecekti. Uzun bir süreden sonra yeniden merkezi idareye geçmek etkilerini duyurmaya başlamıştı. Başıboşluğun önünün alınması son derece önemli olup aynı zamanda devletin kendi aygıtları içerisinde de sürekli etkileşim ve iletişim içerisinde olabilmesi gerekirdi. Kendi organları içerisinde kopukluk yaşayan bir devletin varlığı hayal edilemeyeceği gibi, bu devletin uzun süre ayakta kalması da düşünülemezdi. Posta teşkilatı kurulması da bunun sağlanması amacını güdüyordu. Artık yabancı devletlere seyahat için pasaport uygulamasına da geçilmişti. Bu da oldukça ileri bir reform olarak görülebilir.
Lale Devrinden beri ciddi anlamda Batı kültürüne maruz kalan ve Batı karşısında yenilgilere uğrayan Osmanlı Devleti XIX.Yüzyılda özellikle II.Mahmud ve Mustafa Reşid Paşa önderliğinde yenileşme çabalarını had safhaya çıkardı. Ancak gerek 1806-1812 Rus savaşları, gerek Sırp ve Yunan isyanları, 1826-29 Rus savaşları ve hemen ardından gelen 1830, Fransa’nın Tunus işgali devleti tamamen çaresiz kıldı. Devlet askeri olarak ciddi anlamda geri kalırken mali olarak da hızla zayıfladı. Kendisine yapılan hiçbir tacize cevap veremeyecek hale gelmişti.
İşte böylesi güç şartlarda tahta çıkan Padişah Mahmud’un öncelikli hedefi merkezi otoriteyi tesisti. Bu asli amaç uğruna yaptığı mücadele, onun halkın bir bölümünün nazarında ‘’gâvur padişah’’ olarak isimlendirilmesine sebebiyet vermiştir. II.Mahmud son derece idealist bir yaklaşımla, merkezi erki yeniden kurmayı hedeflediği için ulemadan bazı çevrelerin dahi gücünü kırma yoluna gitti. Buradan hareketle Batılı bazı gözlemciler II.Mahmud’un gerçek bir müstebit/diktatör olduğu ve ülkeyi kendi keyfine göre idare ettiği, hiçbir sınır tanımayan bir otoriter olduğu gibi yanlış çıkarımlar yapmışlardır. Hâlbuki Padişah Mahmud, hükümranlığı kalmayan, siyasi otorite kuvvet ve kudretini yitirmiş hatta adeta gülünç duruma düşmüş padişahlık ve devlet adamlığı, bürokratlık konumlarını kuvvetlendirme çabasında idi. Bu saldırıya uğramış ve çökmüş bir hattın veyahut kalenin yeniden onarımına benzeyen bir olaydı. Keyfi bir dikta veya otoriterlik olarak isimlendirilmesi kesinlikle yanlış olacaktır. Çünkü II.Mahmud reformları incelendiğinde büyük oranda dönemin şartlarına karşı bir reaksiyon, tepki de görülecektir. Örneğin Rus Çarı II.Nikolay’ın aşırı mutlakiyetçi, sert yönetimi gibi ideolojik otokratlık bu dönemde olmayıp, tam aksine iyice zayıflamış devlet otoritesini ihya etme, tanzim etme mücadelesi vardır. Zaten Tanzimat da bu mücadelelerin bir sonucu olarak görülebilir.
II.Mahmud Harp Okulu, Tıbbiye ve Mühendishaneler ile ülkede bir değişimin öncüsü olmayı hedefliyordu. Bunların merkezi otoriteyi tesis etme yolunda önemli olduğunu düşündüğü açıktır. Bir diğer tehdit olan yabancı devlet müdahaleleri, memleketin cehaletini kolayca kullanabilirdi. Cehalet operasyonel hareketler için bulunmaz nimet idi. Cahil, geri kalmış, uygarlıktan uzak bir memleket nasıl Hristiyan unsurları idare edebilirdi? İngiltere ve Fransa gibi gelişmiş, dünya çapında otoritesini kabul ettirmiş memleketler mi, yoksa iyice bitap olmuş Osmanlı Devleti mi dünyada yönetim konusunda iddiada bulunabilirdi? Bulunduğu coğrafya itibari ile Ortodoks Hristiyanların önemli bir kısmına hükmeden Osmanlı Devleti, kendisinden çok daha güçlü olan Rusya İmparatorluğuna karşı nasıl hak iddia edecekti? İşte Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu paradoks, onu yenilikçi davranmaya mecbur kılıyordu. Sırf bu sebepten ötürü hükümdar Mahmud gittikçe yaygınlaşan cehalet ve yabancı devletlerin, ezildiğini iddia ettiği Hristiyan unsurları bahane ederek yönetime müdahale etme çalışmalarını önlemeye çalıştı. Mühendishane, Tıbbiye ve Harp okulunun kurulması ve ardından geliştirilmesi çabaları ile Osmanlı Devleti yeniden merkezi erkine kavuşturulmaya çalışılıyordu.
Yine sağlık işlerinde de yenilikler II.Mahmud döneminde başlamış, Amerikalı Doktor DeKay’ın anılarına bakılacak olursa özellikle kolera salgınlarında Avrupa’ya nazaran çok daha başarılı tedavi yöntemleri uygulanmaya çalışılmıştır. Avrupa’da kolera halen büyük bir problemdi ve çok sayıda insanın ölüm sebebiydi. Gerçi Osmanlı için de böyle idi. Fakat Osmanlı Devleti, II.Mahmud ile beraber karantina uygulamasına geçti. Bu uygulama belki de salgın hastalıkların yayılmasını önleyebilecek tek yöntemdi. O dönemde salgın hastalıkları tespit etmek de kolay değildi. Salgınlar hakkında çok şey bilinmiyordu. Virüs ve bakterilerin insan vücuduna yerleşmesi, üremesi, kişide yol açtığı hasarlar hakkında pek bir fikir ve bilgiye sahip olmayan toplumlar, salgın hastalıklardan savaşlar kadar etkileniyordu. 1831-1833 yıllarında Hindistan’dan çıkarak Avrupa’ya yayılan kolera salgını, Osmanlı’yı da ciddi şekilde etkilemişti. Hızla yayılan ve girdiği bedeni tüketen koleraya karşı insanlığın yapacağı çok şey yoktu. Ama Osmanlı Devleti, geçeceği karantina uygulaması ile en azından ölümleri azaltmak ve salgınların topluma verdiği hasarı en aza indirmek çabasında idi. Böylece ilk karantina Osmanlı’da bu şekilde uygulanacaktır. O dönemde Kolera salgını çok hızlı yayılıp ciddi ölümlere neden olmaktaydı bu sebepten bu tedbirin ölümleri azaltma hedefi güttüğü söylenebilir.
19.Yüzyıldaki gelişmeler, yalnızca 18. Yüzyılda, III.Selim’in yaptığı ve özellikle orduda yenileşmeyi sağlama hedefi güden reformların bir devamı değildir. Oldukça özgün yönleri de mevcuttur. Daha önce hiçbir padişahın yapmadığı reformlar 19.Yüzyılda yapılacaktır. Biz konumuz açısından, şimdilik 19.Yüzyılın ikinci yarısına girmeyip, ilk yarısında yapılan reformları kısaca özetleme fikrindeyiz.
Bu dönemde yalnız maddi dönüşüm yaşanmadı. Fikri dönüşümler de kendini gösterdi. Örneğin II.Mahmud Tıbbiyeyi açış konuşmasında şunları ifade etti:
‘’Bu okula, insan sağlığının korunması gibi kutsal bir ödeve kendini verecek olduğu için öncelik verdim. Tıp öğrenimi Fransızca olarak yapılacaktır ve elbette bana bu eğitimin niçin yabancı dille yapıldığını soracaksınız. Bunu sizlere bildireyim. Geçmişte de bizde tıp ilimleri üzerine birçok kitap yazılmıştır. Hatta Avrupalılar bu kitapları çevirerek çok şey öğrenmişlerdi. Ancak bu kitaplar Arapça yazılmıştır. Birçok yıldan beri İslam okullarında bu kitaplar ilgi konusu olmaktan çıkmışlar bunları bilenlerin de sayısı hayli azaldığı için kullanılamaz olmuştur. Şimdi tıbbı yeniden kendi dilimize çevirip hâkim olmak uzun yıllar alacak bir olaydır. Bundan başka bu konuları öğretmenin birçok başka yöntemleri bulunup öğrenim de geliştirilmiştir. Bu yüzden tıp üzerine yazılmış bu eserler artık yetersizdir. Bu eksiliklerin yeni eserlerden alınacak bilgilerle kaldırılabileceği iddia edilse bile, bunlar çabucak Türkçeye çevrilemezler. Çünkü tıp öğrenimi için gereken beş altı yıldan başka Arapçayı iyi öğrenmek en aşağı on sene ister. Hâlbuki bir yandan ordu ve halk için iyi yetişmiş doktorlara, bir yandan da tıp bilimlerinin kendi dilimize kazandırılmasına acele ihtiyaç vardır. Bu yüzden Fransızca öğrenmenizi isteme amacım bu dilin hatırına değil tıbbı öğrenmeniz ve dilimize kazandırmanız adınadır. Ancak bu yapıldığı zaman ülkemizde tıp kendi dili ile okutulur olacaktır.’’
Sadeleştirilmiş bu metinden de anlaşılacağı üzere okullarda Fransızca etkisi, geçen yüzyıla nazaran hayli artmış, Fransızca bizzat padişah tarafından önerilip, teşvik edilen bir dil haline gelmiştir. Modern eğitimin kabullenilmesi Batı kültürünün de hızlı bir şekilde Osmanlı Devletine girebilmesinin yolunu açacaktır. Fransızca öğrenilip yaygınlaştıkça hem Fransa, hem de diğer batılı devletlerin ve aydınların fikirleri de Osmanlı ülkesine kolay şekilde ulaşma imkânını bulacaktır. Böylece Batılı değerleri benimseyen aydın sayısında da ciddi bir artış yaşanacaktır. Böylece kadim Osmanlı düşünüsü yanında başka düşünceler de yer bulmaya ve gelişmeye başlayacaktır. Bu Kırım Savaşı ve sonrasındaki süreçte çok daha hızlanarak Osmanlı genelinde köklü değişimlerin habercisi olacaktı.
19.Yüzyılın en önemli olaylarından biri de Tanzimat fermanı ya da Gülhane Hatt-ı Hümayunu olarak bilinen fermanın 3 kasım 1839 tarihinde duyurulması ve uygulamasının başlanmasıdır. Fermanın başında, devletin eskiden Şeriat kurallarına çok iyi riayet ederek güçlendiği fakat zamanla kurallar göz ardı edilip keyfileştiğine değinilmektedir. Böylece eskiden zenginlik ve güç sahibi Osmanlı zayıflamış, gücünü yitirmiştir. Güç, ihtişam, zenginlik yerini yoksulluk, zayıflık ve acizliğe bırakmıştır. Bu yaklaşım oldukça basit bir yaklaşım olarak görünmektedir. Bir yönü ile 17.Yüzyıl Kanun-i Kadim düşüncesine benzemektedir. Devlet çok zayıfladı, bunun sebebi de Kanuni döneminde riayet edilen Şeriat kurallarına ve örflere riayet edilmemesidir mantığı görülmektedir. Fakat candan ve ırzdan daha önemli bir şeyin olmadığını, can ve ırzın her halükarda korunacağını bildirmesi hayli büyük önem taşır ve eski düşünüşten çok daha farklı bir perspektifin Osmanlı düşün hayatına girdiğini gösterir. Yine müsadere kaldırılıp mal güvenliğinin de temin edilmesi bir başka önemli noktadır. Böylece eski usule göre yaptırımların da kaldırıldığı vurgulanmış oluyordu ki bu geleneksel düzenin değişimi açısından hayli önemlidir. Bir kimse yargılanıp kesin ceza almadıkça cezalandırılmayacak, idam edilmeyecekti. Yargısız infazın kaldırıldığı açıkça ortadadır. Bu da yine, eski; padişah fermanının çok önemli olduğu geçmiş zamanlardan çıkılarak bambaşka bir evreye geçildiğini en açık gösteren olaydır. Bu yönü ile padişahı kısıtlayan ferman, bu özelliği nedeni ile sık sık anayasaya da benzetilmiştir. Ancak buna bütünü ile anayasa gibi bakmak doğru bir yaklaşım olmaz. Çünkü padişahın üstünlüğü halen ortadadır ve II.Mahmud veya diğer padişahlar yönetimde tek gerçek otoritedir. Onu doğrudan hesaba çekmek mümkün değildir. Yine de Tanzimat Fermanı padişahın yetkelerini kısıtlaması sebebi ile oldukça başka bir evreye geçildiğini göstermekte, padişah eski düşünüşteki yerini kaybederek kısmen de olsa reayaya karşı sorumlu hale gelmektedir.
Dönemin Hariciye Nâzırı Mustafa Reşid Paşa 3 Kasım 1839’da Gülhane meydanında birçok önemli devlet adamının, Ermeni ve Rum patrik ve Hahambaşıların bulunduğu arenada fermanı açıklarken Sultan Abdülmecid töreni Gülhane Kasrı’ndan izledi. Ferman, Osmanlı İmparatorluğu kurulduğundan beri Kuran-ı Kerim’e ve şeriata uyulduğu için devletin güçlü, ülkenin son derece zengin, varlıklı ve halkın emniyet, huzur içinde olduğu; ancak 150 yıldan beri bunlara riayet edilmediğinden bu durumun zaaf ve fakirliğe dönüştüğünü; iltizam usulünün dahi yanlış uygulanıp devlete zarar verdiği, gelişigüzel karar ve vergiler ile halkın üzerine gereksiz yükün bindiği, bu sebepten ötürü vergilerin düzenlenmesi, askerliğin düzenli bir hale getirilmesi sıralanıp bildirildi. Rüşvet ve her çeşit hile kaldırılacaktı. Askerlik 4-5 sene civarına indirilecekti. Dar-ı Şura hem Müslüman hem de Gayrimüslim tebaanın kamu imkân ve hizmetlerinden eşit şekilde faydalanacağını garantileyecek ve denetimini de yapacaktı. Üye sayısı artırılacak, önemli kişiler toplantılara daha sık çağırılacaktı. Bu ferman topların atılması, kurbanların kesilmesi ile kutlanıp, Mustafa Reşid Paşa’nın Hırka-i Şerif türbesine uğrayıp yemin etmesi ile uygulamaya sokulacaktır.
-Opening_of_the_first_parlement.png)
Tanzimat Fermanı, Osmanlı idarî geleneğinde öteden beri uygulanan, tahta çıkan sultanlar tarafından ilân edilen ve “adâletnâme” adı verilen hatt-ı hümâyunlar içinde değerlendirilebilip o şekilde görülebilir fakat bu ferman geleneksel yapıyı kökten sarsacak yenilikler getirmekteydi. Müslim-gayrimüslim eşitliği, Yunan ve Sırp isyanlarıyla birlikte milliyetçi bir tutum sergileyen gayrimüslimlerin imparatorluktan ayrılmasını önlemek amacıyla ortaya atılan ve daha sonra sık sık vurgu yapılan bir Osmanlı milleti teşkil etmeyi hedefleyen önemli projenin ilk adımıydı. Böylelikle Müslüman olmayan tüm unsurlar Osmanlı Devletine sıkı sıkıya bağlanacak, hakları olduğu için hiçbir devletten yardım istemeyecek, medet ummayacaktı. Tanzimatçılar bu metnin ilân edildiği yere bir heykel bile dikmeyi düşündüler, hatta şeklini de belirlediler. Fakat saray sınırları içinde kalacağından halkın ziyaretinin zor olacağı gerekçesiyle bundan vazgeçildi. Bir ara gündeme gelen bu heykelin Beyazıt Meydanı’na dikilmesi düşüncesi de gerçekleşmedi. Tanzimat Fermanı dış kamuoyunda farklı tepkilerle karşılandı; İngiliz ve Fransız kamuoyu fermanı son derece olumlu, Avusturya ve Rusya ise bekleneceği üzere olumsuz karşıladı. Bu düzenlemeyle padişahın ve üst düzey yöneticilerin yetkilerinin sınırlandırıldığını gören Avusturya Başbakanı Prens Metternich ülkesinde de benzer taleplerle karşılaşabileceği endişesiyle reformları eleştirmeye başladı. Bu da Avrupa’nın o dönemki konjonktürü bakımından oldukça olağandır. Nitekim Metternich mutlakiyetçi monarşinin en azılı savunucusu olarak hiçbir memleketin böyle bir reformda bulunmasına olumlu bakabilecek bir lider değildi. Rusya ise iç ve dış siyasette devlete güç katacağını düşünmesi ve İngiltere ile Fransa’nın Osmanlı Devleti üzerindeki etkinliklerini arttıracağı kaygısıyla yeni kararlara karşı olumsuz bir tavır takındı.
Rusya’ya göre ise Osmanlı’ya bağlanan her Gayrimüslim kendisi için riskti çünkü 18.Yüzyılın sonlarından beri kesin bir şekilde Osmanlı’yı ortadan kaldırmaya niyetli idi. Panslavizm siyasası güderek Balkan coğrafyasında egemenlik kurmaya kalkan Rusya, Tanzimat fermanının kendisi için mühim bir engel teşkil ettiğini düşünüyordu. Osmanlı bu şekilde İngiltere ve Fransa’nın da sempatisini kazanıyordu. Tanzimat fermanı ilan edildikten 9 sene sonra, Avusturya ve Rusya’nın ordularından kaçan Polonyalı ve Macar özgürlükçüleri ancak Osmanlı Devletine sığınabilmişti. Burada hayli iyi muamele gören özgürlükçüler, Osmanlı Devletine son derece faydalı hizmetlerde bulundular. Orduda görevler alıp modernleşme çalışmaları dahi yaptılar. Rusya ve Avusturya, özgürlükçüleri teslim almak için Osmanlı’ya ciddi baskılar uygulasa da, Osmanlı ‘’bana sığınan kimseyi asla teslim etmem’’ diyerek büyük bir yüce gönüllülük gösterdi. İngiltere ve Fransa kamuoyu bundan çok etkilendi ve Osmanlı yanlısı bir kamuoyu oluşmaya başladı. Böylece Kırım harbine giden süreçte müttefiklik bağları da yavaş yavaş oluşmaya başlıyordu; nitekim Osmanlı artık kesin bir mutlakiyetçi değildi. Her ne kadar bazı Avrupa devletleri gibi bir anayasa sahibi olmasa da, can mal ve ırz güvenliğini garantileyen, Müslüman olan kadar olmayanı da önemseyen bir yapıya sahipti. Rusya ve Avusturya ise çok sert bir mutlakiyetçilik yapmakla kalmayıp mezhepçi politikalar da kullanıyordu.
Tanzimat’ın ilanı sonrası başka fermanlar da yayınlandı. Bu fermanların birçok farklı özelliği vardı. Maliye çok zor durumdaydı, yabancı bir devletten destek almak da olanak dâhilinde değildi. Bundan ötürü iyi bir bütçe planlaması şarttı. Yine adaletin ihyası, mahkemelerin sorunsuz çalışabilmesi ve gayrimüslim tebaanın da mutluluğunu temin maksatlı karma mahkemelerin varlığı önemli olup buna yönelik adımlar da atılacaktı. Modern bir iktisat için kesinlikle bir banka gerekliydi ancak bunun için yeterli bilgi birikimi mevcut değildi. Osmanlı’nın alışılagelmiş sisteminde bir bankanın yeri olmadığından bankanın nasıl kurulacağı konusunda pek bir fikir de yoktu. Ancak diğer meselelerde olduğu gibi Avrupa’dan uzmanlar getirmek yolu ile işler yürüyebilirdi. Zaten gerek askeri gerek idari yenilenme için Avrupa’dan uzman getirme yolu tutulmuştu.
XIX.Yüzyıl bir buhranlar yüzyılıdır. Osmanlı kendisinden kopmak isteyen unsurları kazanmak mecburiyetindeydi. Bu sebeple Müslüman kesim ile Hıristiyan kesimin hakça birbirine yaklaştırılması da amaçlanıyor, halkın eşitliği sağlanmaya çalışılıyordu. Özellikle rüşvet devletin başına bela olmuştu. Bunu kaldırabilmek için çeşitli fermanlar çıkarılıyordu. II.Mahmud zamanında, ihtiyaca karşılık vermesi için kurulan bakanlıklar da bir olgunlaşma sürecine girmişti. Sayıları da artıyordu. Ancak yine de çok ciddi bir müessese nizamı oturmadı ve güçlü bir orta sınıf oluşmadı. Avrupa’daki sosyoloji Osmanlı toprakları ile aynı değildi zira Osmanlı bir sanayi devrimi yaşamadığından herhangi bir işçi kesimine sahip değildi. Ticaretin önemli bir kısmı da Gayrimüslim tebaanın elindeydi ve bu tebaa Avrupa ile ticaret yapıp etkileşim kurdukça milliyetçi özellikler kazanma süreci de hızlanıyordu. Bu Osmanlı Devletinin geleceği için önemli riskler barındırmaktadır.
Görüldüğü üzere XIX.Yüzyıl Osmanlı Devletinin oldukça zayıfladığı fakat aynı zamanda Avrupa ile tam anlamı ile tanıştığı bir dönemi teşkil etmektedir. Dolayısı ile Batı kültürü çeşitli yollardan Osmanlı memleketine gelmekte, buradaki zihinlere ulaşabilmektedir. Fransızca eğitim dili olurken, Batılı uzmanlar Osmanlı ordusunda görev alır olmuştur. Tanzimat fermanı ile de Gayrimüslimler oldukça rahat hissetmeye başlayıp etkinliklerini daha da arttırmışlardı. Rüşvet, irtikâp, cinayet, mal ve ırz düşmanlığı tamamen yasaklanıp güven ortamı oluşturulmaya çalışılmıştır. Bakanlıklar kurulup bürokrat sayısı oldukça artırılmıştır. Denetim mekanizmaları kurulup tebaanın durumu eşit ve adil hale getirilmek istenmiştir. İlk resmi gazete olan Takvim-i Vekayi ile kitlelerin haber alma hakkı oluşturulmuştur. Ancak tüm bu gelişmelere rağmen Avrupa’daki gibi bir ortam oluşamamış, güçlü bir orta sınıf oluşmadığı ve burjuva sınıfından eser dahi olmadığı için devlet zoru ile bazı gelişmeler gerçekleştirilmek istenmiştir. Bu da devlette ikilik ve halkta da zaman zaman tepki oluşturmuştur. Yine de Tanzimat ve sonrasındaki süreçte yaşananlar, Kırım harbi sonrasındaki batılılaşma sürecinin temelini oluşturur. Tanzimat ile kesin şekilde başlayan Batılılaşma Kırım savaşı sonrasında sürat kazanmıştır.
KAYNAKÇA
Fahir Armaoğlu, 20.Yüzyıl Siyasi Tarihi, Kronik Yayınevi, İstanbul, 2020
Candan Badem, Kırım Savaşı ve Osmanlılar, İş bankası Yayınları, İstanbul, 2021
Enver Ziya Karal, ‘’Osmanlı Tarihi’’, Türk Tarih Kurumu Basımevi, c:5, Ankara, 1999
Ali Akyıldız, Tanzimat, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C:40, s.1-10, İstanbul, 2011
Kemal Beydilli, Hünkâr İskelesi Anlaşması, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, C:18, s.488-490, İstanbul, 1990
Rıfat Uçarol, 1789-1914 Siyasi Tarih, Der Yayınları, İstanbul, 2019




Yorum bırakın