BiR ORTA ÇAĞ MAHKEMESi: AFŞiN’iN YARGILANMASI

By tarih murekkebi

Emevî Valilerinin bireysel gayretleriyle başlayıp Abbâsî Halifelerinin sistemleştirdiği hilafet ordularında Türk istihdamı, geçmişten bu yana hem İslam hem de Türk tarihçilerinin çalışma sahalarından birini oluşturmuştur. Bu süreçte bir takım Türk komutanların faaliyetleri kaleme alınmış, devlet içerisinde üstlendikleri roller tartışılmış ve tarihe not düşülmüştür. Hiç şüphesiz bu isimlerden bir tanesi de Afşin olmuştur. Afşin, sistemli hale getirilen Türk istihdamının ilk nüvelerinden, hatta ilk nüvelerin tartışmasız en büyük ismidir. Türk komutan, karşılaştığı düşmanların ve kazandığı zaferlerin büyüklüğü dolayısıyla çağdaşlarına göre hakkında nispeten daha yeterli bilgiye sahip olduğumuz bir isimdir. Onun hayatını ilginç kılan taraf ise elde ettiği onca zaferden sonra tutuklanması, yargılanması ve ölümü meselesidir. Mısır’da isyan bastıran, Bâbek gibi bir düşmanı bertaraf eden, Bizans İmparatoru Teophilos’u mağlup eden ve Halife Mu’tasım’a darbe girişimine karşı koyulması sürecinde aktif rol üstlenen muzaffer bir komutanın neden öldürülmek istendiğini mahkeme kayıtlarından inceleyeceğiz.    

Bu çalışmaya, mahkeme sürecinin daha iyi anlaşılabilmesi maksadıyla önce Afşin’in kimliği ve nesebi ile başlayacağız. Bu başlıktan maksadımız ileride bazı hususlara değinirken geçmişine dönmek zorunda kalacağımız Türk komutanın hayatına ışık tutmaktır. Müteakiben hilafete dışarıdan gelen bir yabancının basamakları nasıl çıktığını göstermek ve Abbâsîlerdeki konumunu vurgulayabilmek maksadıyla Afşin’i Afşin yapan süreci, yani hilafetteki bütün faaliyetlerini inceleyeceğiz. Müteakiben Afşin’in tutuklanmasına ve mahkeme sürecinin yaşanmasına neden olan olayları ele alacağız. Nihayetinde mahkeme sürecinde kendisine isnat edilen suçlamalar, bunlara verilen yanıtlar ve bu husustaki değerlendirmelerimizle çalışmayı tamamlayacağız.

1.      Afşin’in Kimliği ve Nesebi

Haydar b. Kâvûs, nam-ı diğer Afşin (الافشين), Abbâsî tarihinin önemli komutanlarındandır. Namını Üsruşene[1] meliklerine verilen Afşin lakabından almıştır. İslâm tarihinin ilk dönemlerinde sıklıkla rastlanacağı üzere, Arap ordularının merkezden uzak yerlerde elde ettikleri askerî başarı çoğu zaman kısa vadeli olmuş, bir defa ele geçirilen yahut anlaşma yoluyla boyun eğdirilen beldeler farklı tarihlerde defalarca isyan ederek kontrolden çıkmışlardır. Bunun en güzel örneklerinden olan Üsruşene, Emevî Halifelerinden Yezid b. Abdülmelik saltanatında anlaşmayla şartlı teslim olmuş,[2] Hişam b. Abdülmelik döneminde yeniden muhasara edilmiş, Abbasî Halifelerinden el-Mehdî tarafından şifahen itaat altına alınmıştır. [3]

Haydar b. Kâvûs’un Üsruşene’li atalarından tespit edilen ilk isim Kara Buğra’dır (خره بغره). Türgiş Hakanı Su-lu’nun Emevî Valisi Esed b. Abdullah’a karşı verdiği mücadelede Türk saflarında yer alan Kara Buğra için kaynaklarda Afşin’in atası ifadesi kullanılmaktadır.[4] Kara Buğra’nın ardından kaynaklarda bu aileden karşımıza çıkan ikinci isim Afşin’in dedesi olduğunu bildiğimiz Kara Buğra oğlu Han Kara’dır (خان خره).[5] Han Kara, Abbasî Valisi Fazl b. Yahyâ ile mücadele etmiş ve bu yolla İslâm kaynaklarında zikredilmiştir. Han Kara’nın ardından Üsruşene’de itaati eline geçiren oğlu Kâvus, Abbâsî Halifesi el-Me’mûn döneminde Araplarla yaptığı akitle gündeme gelmiştir. Halifenin Soğd, Fergana ve Üsruşene üzerine askerî faaliyet yürüteceği bilgisi üzerine el-Me’mûn’un veziri Fazl b. Sehl’e haber gönderen Kâvûs, yapacağı bir miktar ödeme koşuluyla barış talep etmiştir. Abbâsîler bu teklifi kabul etmiş, ancak bir süre sonra Me’mûn’un Bağdat’a gidişinden istifade eden Üsruşene lideri ödeme yapmayı bırakmıştır.[6] İşte Haydar’ın hikâyesi tam da bu süreçte başlamaktadır. Babasının hatırlı adamlarından birisi, kardeşi el-Fazl’ı kayırarak onu geri plana atınca bu duruma öfkelenen Haydar, kendisine haksızlık yapan adamı öldürmüş, Müslüman olduğunu ilan ederek Bağdat’a gitmiş ve Me’mûn’a itaatini bildirmiştir. Halife de onu Üsruşene’ye karşı gönderdiği bir orduya yardımcı olarak görevlendirmiştir. Haydar’ın yardımıyla şehri ele geçiren Abbâsîler, Kâvûs’u yakalarken Haydar’ın kardeşi el-Fazl maiyetindeki Türkler ile birlikte kaçmayı başarmıştır.[7] Oğlu ve Abbâsî ordusuyla birlikte Bağdat’a dönen Kâvûs, Halife tarafından kendisinden sonra yerine Haydar’ın geçmesi şartıyla eski görevine tevdi edilince Üsruşene’ye geri dönmüştür.[8]   

Haydar’ın kim olduğu ve hayatının Abbâsî safhasının nasıl başladığı yukarıda anlatılmıştır. Meseleye kaynaklar ışığında bakıldığında beyan edilen hususlarda ihtilaf yoktur. Üzerinde tarihçilerin uzlaşamadığı husus bu mühim adamın nesebidir. Faruk Sümer’e göre Afşin Türk soylu olması mümkün ancak Acemleşmiş bir sülaleden gelmektedir.[9] Hakkı Dursun Yıldız gerek yaşadıkları coğrafyada Göktürk hakimiyetindeki müstakil beylerin Türk soylu olma olasılığı gerek dedesi Han Kara’ya nazaran açıkça anlaşılan Kara Buğra adının Türkçe kökeni gerekse kaynaklarda akrabası olarak geçen Mengü Çûr’un isminden yola çıkarak Türk olduğunu öne sürmektedir.[10] Erken dönem müverrihlerinden (X. yy) Mes’ûdî ile geç dönem müelliflerinden (XV. yy) İbn Tağrîberdî Afşin için Acem Hükümdarı ve Kisra soyundandır ifadelerini kullanmışlardır.[11] Araştırmacı Daniel Pipes İstahri’nin onun için Türk dediğini hatırlatmakta ancak kültürel olarak İran coğrafyasından geldiği için genel itibarıyla Fars kökenli olduğu görüşü hakimdir şerhini düşmektedir.[12] Nümizmatik ve ikonografik verileri tetkik eden Emel Esin ise Afşin’in Türklüğü üzerine ilmi tespitlerde bulunmaktadır.[13] Verilen bilgilerden yola çıkarak İranî olduğuna dair görüşün kültür coğrafyası üzerinden neşet ettiği aşikârdır. Şüphesiz bu durum ismen Türk olduğu belli olmayıp nesebinden şüphelenilen pek çok tarihi şahsiyet için uygulanan bir metottur. Oysa Hakkı Dursun Yıldız’ın tezleri varsayımın çok ötesinde, hakikatin kendisine çok daha yakın bir konumdadır. Bu yüzden, Afşin’in Türk olduğunu söylemek Türk olmasa gerek seçeneğinden çok daha ilmî ve makul bir seçenek olarak karşımıza çıkmaktadır.

2.      Bir Türk Geleneği: Erlikten Komutanlığa Afşin

Üsruşene’den Bağdat’a uzanan yolculuğun ardından Abbâsî ordusunda istihdam edilen diğer Türk gulâmlarla birlikte hilafet ordusundaki hayatı başlayan Afşin’in kayıtlara yansıyan ilk faaliyeti, Bağdat’ta yaşanan İbn Âişe isyanında (H. 210-M. 825) isyancıları ortadan kaldırmak oldu.[14] Müteakiben Mısır’da yaşanan bir başka isyan girişimini bastırmak için bölgeye gönderildi (H. 215-M. 830). Berka’da ve Mısır’da isyancılara karşı oldukça başarılı işler yaparak Halife Me’mûn adına bölgede sükuneti tesis etmeyi başardı. Buradaki faaliyetleri Halifenin bizzat bölgeye gelişine dek devam etti (H. 217-M. 832)[15]. Mısır’da yaşananların ertesi yılı Halife el-Me’mûn’un hayatını kaybetmesi, Afşin başta olmak üzere hilafet kontrolündeki Türkler açısından oldukça önemli bir milattı. Abbâsîlerin yeni halifesi olan Mu’tasım Billâh, abisinin öncülük ettiği Türk istihdamı meselesine ciddi şekilde eğildi, hatta onlar için Sâmerrâ adında bir şehir dahi inşa etti. İnşa edilen şehirde Afşin’e de maiyetindeki Üsruşene’lelilerle şehrin doğu ucundaki el-Matîra adlı yer tahsis edildi. Burası aynı zamanda Afşin’in Yurdu manasında Dâr-u Afşin olarak bilinir oldu.[16]

Afşin açısından en büyük meydan okumalardan biri Abbâsîlerin azılı düşmanı Bâbek el-Hürremi ile giriştiği muharebe silsilesi olacaktı. Merv’de kaldığı süre zarfında Bağdat ile mücadele etmek zorunda kalan el-Me’mûn, Bâbek meselesine yeterince önem vermemiş, Bağdat’a dönünce Yahya b. Muaz’ı onun üzerine göndererek netice elde etmeye çalışmıştı. Yahya’nın başarısız olmasının ardından yıllar içinde peşi sıra İsa b. Muhammed ve Muhammed b. Humeyd b. Tûsî görevlendirilmişse de hilafet orduları bir türlü istenilen neticeyi elde edememişti.[17] Me’mûn’un ölümünün ardından Abbâsî hilafetini devralan el-Mu’tasım, İshak b. İbrahim b. Mus’ab’ı Cibal Valisi yaptı ve onu Bâbek ile mücadeleyle görevlendirdi. Ancak İshak’ın da Bâbek’i yakalayıp öldürememesi Abbâsîler açısından bardağı taşıran son damla oldu. Zira Bâbek çok fazla Müslümanı öldürüyor, üstelik Abbâsîler açısından amansız bir ideolojik karşıtlığı da simgeliyordu. Bu durumda kendisini pek çok yerde ispatlamış olan Afşin, Halife Mu’tasım’ın takdiriyle Cibal’e atandı ve Bâbek ile muharebe etmesi için görevlendirildi (H. 220-M. 835).[18]

İlk iş olarak Berzend’e giden Afşin, civardaki kaleleri tamir ederken[19] mücadeleye girişmeden önce Bâbek adına çalıştığı tespit edilen casusları yakalayıp onlara iki katı para vererek hepsini kendi saflarına çekmeye başladı. Türk komutan yalnız muharebe yoluyla Bâbek’e karşı zafer kazanılmayacağını bölgeye ulaşır ulaşmaz anlamış görünüyordu.[20] Bâbek’in önemli komutanlarından Tarhân’ın kışı geçirmek için gittiği köyündeki evinde suikastla öldürülmesi bu doğrultuda yapılmış faaliyetlerden biriydi.[21] Afşin’in hamlelerini merkezden destekleme arzusunda olan Halife Mu’tasım da Türk komutanlardan Büyük Boğa öncülüğünde ciddi miktarda mal ve erzakı bölgeye yolladı. Bâbek’in gelen heyete pusu kuracağını casusları vasıtasıyla öğrenen Afşin derhal Boğa’ya haber gönderdi ve rakibini kandırmak için bir plan tertip etti. Tuzağa düştüğünü anlamadan Boğa’nın yalancı maiyetine saldıran Bâbek, Afşin’in kurduğu pusudan canını zor kurtardı (H. 220-M. 835).[22]    

Afşin ve Bâbek’in ikinci muharebesi bir sene sonra yine Boğa yüzünden gerçekleşti. Sâmerrâ’dan getirdiği mal ve erzakı takdim eden Boğa, Afşin’i dinlemeyerek Bâbek’in yurdu Bezz üzerine yürüdü. Bâbek’in ani taarruzuyla Boğa’nın adamları kılıçtan geçirildi. Boğa bunun üzerine derhal Afşin’den yardım talep etti. Afşin ise sözünü dinlemeyen Boğa’ya tepki gösterdiyse de kardeşi Fazl b. Kâvus öncülüğünde bir kuvveti önden desteğe gönderdi. Ayrıca Boğa’ya haber göndererek Bâbek’e bizzat saldırmak için yola çıktığını, kendisinin de taarruz için hazır olması gerektiğini söyledi. Bu kez Afşin’e kulak vererek Heştâdser civarına gelen Boğa, soğuktan dolayı geldiği yere dönmek zorunda kaldı. Afşin ise ertesi gün Bâbek üzerine saldırdı ve bir kez daha zafer kazanmayı başardı (H. 221-M. 836).[23]  

Ordunun faaliyetlerini yakından takip eden Mu’tasım ilkbahar mevsimi gelir gelmez Afşin’e bir kez daha para ve maddi yardımda bulundu. Gelen takviyelerle güçlenen ve düşmanın faaliyetlerini yakından takip eden Türk kumandan, Bâbek’i yalnızlaştırmak için çaba sarf ediyordu. Bu doğrultuda hasmının önemli komutanlarından Âzin üzerine taarruz etti ve ailesinden birkaç kişiyi esir ederek onu firara mahkûm etti.[24] Daha sonra Bâbek meselesini tümden bitirmek niyetiyle harekete geçti. Bâbek’in yurdu Bezz muhasara altına alındı. Düşmanı karşısında tutunamayacağını anlayan Bâbek, Afşin’e haber göndererek müzakere etmek istediğini bildirdi.[25] Oldukça zor geçen kuşatmada kararlılığını hiçbir zaman yitirmeyen Türk komutan sonunda şehre girmeyi başardı. Bâbek ise yanında az sayıda kişiyle firar etti. Bâbek’i ele geçirip Halifeye teslim etmesi gerektiğinin farkında olan Afşin firariyi takip için birilerini görevlendirdi. Tam da bu sırada Mu’tasım’ın Bâbek için hazırladığı eman Afşin’e ulaştı. Türk komutan bu teklifi Bâbek’e iletse de Bâbek olumlu yanıt vermeyerek Ermeni topraklarına doğru hareket etti. Bâbek’in içinde bulunduğu zor durum ve Afşin’in gücü bölgedeki emîrleri bir hayli korkutmuştu. Nihayetinde başına iş gelmesinden çekinen ve firari için verilen ödülü almak isteyen Sehl b. Sinbât (Sehl el-Patrik) adlı emîr, yanına sığınan Bâbek’i Afşin’in adamlarına teslim etti (H. 222-M. 837).[26]

Abbâsîlerin büyük belası Bâbek’i alt edip onu esir alan Afşin, Sâmerrâ’ya doğru hareket ederken yolda bulunduğu sırada her gün yeni bir hilatle taltif edildi. Türk komutan esirini evvela kendi bölgesi el-Matîra’ya götürdü. Müteakibinde Halifeye teslim etti.[27] Afşin büyük iş başarmış, uzun süredir İslâm dünyasının başına bela olan en büyük bozguncuyu ortadan kaldırmıştı. Bunun karşılığında ona bizzat Halife Mu’tasım tarafından hilat giydirildi ve taç takıldı.[28] On milyonu kendisine ait on milyonu ise askerleri arasında dağıtılmak üzere yirmi milyon dirhem verildi. Sind valiliğine atandı.[29] Bu lütufların hiçbiriyle yetinmeyen Mu’tasım meşhur şairleri çağırtarak Afşin için şiirler dahi yazdırdı.[30]

Gücünü iyiden iyiye arttıran Afşin’in Bâbek mücadelesinden sonraki meydan okuması Ammûriye (Amorion) oldu. Rivayete göre Bâbek Afşin ile mücadele ederken Bizans İmparatoruna haber göndererek Abbâsîler’in tüm güçleriyle kendisiyle mücadele ettiğini ve harekete geçmesi gerektiğini söylemişti. Bu mektupla birlikte Anadolu’daki İslâm beldeleri üzerine yürüyen Bizans İmparatoru Teophilos, ilk iş olarak Zibatra ardından Malatya’da ciddi bir katliam yaptı. İmparatorun faaliyetlerinden haberdar edilen Halife Mu’tasım büyük bir ordu kurarak düşman üzerine yürümek için hazırlıklara başladı.[31] Orduyu kurduktan askerlerini birkaç birliğe ayıran Mu’tasım, Irak topraklarından çıkarken bir grubun başına geçirdiği Afşin ile Ankara’da buluşmak üzere sözleşti. Müslümanların harekete geçtiğini öğrenen Teophilos ise evvela Afşin’i mağlup ederek Mu’tasım’ın gücünü elinden almak gayesiyle Türk komutanın üzerine yürüdü. İkili arasında yaşanan ve Taberî’nin bir savaş esirinin şahitliğine dayanarak detaylarıyla anlattığı muharebeyi Afşin kazandı. İmparatoru mağlup ettikten sonra Ankara’ya giden Türk komutan burada Mu’tasım ile birleşerek Ammûriye üzerine hareket etti.[32] Afşin’e mağlup olan Teophilos’un İstanbul’a dönmesi İslâm ordusunun işini oldukça kolaylaştırdı. Ammûriye bir süre devam eden muhasaranın ardından Müslümanlar tarafından zapt edildi (H. 223-M. 838).[33] İslâm kaynaklarına göre en az İstanbul kadar önemli addedilen Ammûriye’nin fethi Bizans açısından büyük bir kayıptı. İslâm ordularının başarısı Afşin nezdinde somutlaşmış, Bar Hebraeus’a göre olaydan yaklaşık iki buçuk asır sonra Suriye topraklarında faaliyet gösteren Roman Diyojen’e bile Afşin ile maiyetindeki Türklerin Ammûriye’yi fetihleri ve Rum diyarında yaptıklarına dair korkunç hikâyeler anlatılmıştı.[34]  

Ammûriye’yi müteakip Afşin’in kayıtlara yansıyan son faaliyeti Abbâs el-Me’mûn’un hapsedilmesi ve ölümü faaliyetindeki rolü olmuştu. Abbâs el-Me’mûn, Halife Mu’tasım öncesi Abbâsî Halifeliği görevini ifa eden Me’mûn’un oğluydu. Abbâs el-Me’mûn, haneden üyesi olması hasebiyle hilafette hakkı olduğunu düşünüyordu. Aslında bu süre zarfında Abbâs’ın halife olması için harekete geçmesine dolaylı yoldan Afşin’in başarılı faaliyetleri neden olmuştu. Olayın gelişimi şöyleydi: Zibatra’da katliam yapan Bizans İmparatoruna karşı koymak maksadıyla görevlendirilen Uceyf b. Anbase, bölgeye birtakım kısıtlamalarla yollanırken Afşin ise tam yetkiyle donatılmıştı. Bu durum Uceyf açısından bir süredir devam eden problemlerin son damlası olacaktı. Mu’tasım’a biat etmesinden dolayı Abbâs b. Me’mûn’u eleştiren komutan, hilafetin aslında onun hakkı olduğunu söyledi. Bunun üzerine harekete geçen Abbâs, ordudaki komutanları kendi tarafına çekmek için hepsine haberciler yollamaya başladı. Bu hususta görevlendirilen Hâris, Mu’tasım’ın yakın çevresinden bazı kişileri ikna etmeyi başardı. Yapılan plana göre (Ammûriye öncesi) Abbâs’ın halifeliği açığa vurulduğu zaman Hâris’in ikna ettiği adamlar Mu’tasım başta olmak üzere Afşin ve Eşnas gibi isimlerin üzerine atılarak onları öldüreceklerdi. Ancak yapılan tertibat kısa süre içinde açığa çıkarıldı. Bunun üzerine Mu’tasım yeğenini yakalayarak onu Afşin’e teslim etti. Hapsedilen Abbâs bir süre zincire vurulmuş şekilde ordu maiyetinde gezdirildi. Rivayete göre önce aç bırakıldı, sonra kendisine yemek verildi, su isteyince bu talebe karşılık verilmedi ve susuz kalarak hayatını kaybetti.[35]

Abbâs el-Me’mûn’un girişiminin ardından yaşananlar Afşin’in gücünü gözler önüne sermişti. Suikast teşebbüsünde bulunan herkesi ortadan kaldırmak isteyen Halife Mu’tasım, bu ekipten Herseme b. el-Nâdir’in öldürülmesi emrini verdi. Bu emir üzerine devreye giren Afşin, onun ödül mahiyetinde kendisine verilmesi gerektiğini söyleyerek ölüm emrini geri aldırmayı başardı. Bu da yetmezmiş gibi normalde Meraga valisi olan Herseme bu defa Dinever valisi olarak tayin edildi.[36] Afşin iyiden iyiye güçlenmiş, Halife nezdinde en önemli isimlerden biri haline gelmişti.

3.      Afşin’i Mahkemeye Götüren Etkenler

Bu başlık altında Afşin’i yalnızlaştıran ve mahkemeye götüren üç hususu göreceğiz. Türk komutanlarla yaşadığı sorunların da etkisiyle günden güne yalnızlaşan Afşin, Mengü Çûr ve Mâzyâr b. Kārin isyanları neticesinde yaşananlar yüzünden tutuklanmıştır.

3.1. Türkler Arasındaki Rekabet

Şüphe yok ki Bağdat’ta başlayıp Mısır’da devam eden, nihayetinde Bâbek gibi mühim bir düşmanın katli, Bizans İmparatorunun mağlup edilmesi ve Ammûriye’nin zaptıyla neticelenen yükseliş hikayesi, Türkler arasında bir rekabeti, daha doğrusu Afşin’e yönelik kıskançlığı kaçınılmaz hale getirmişti. İslâm kaynaklarında buna dair muhtelif misaller bulunurken verilebilecek en güzel örnek önde gelen Türk komutanlardan Eşnas’ın başından geçenlerdir. Ammûriye kuleleri önünde Rumlarla mücadele eden Müslüman askerler, başlarındaki komutanların buyruğunda hareket ederken ilginç bir olay yaşandı. Muharebeye ikinci gün dahil olan Afşin, kendisi için ayrılan saldırı bölgesinde görevini gayet başarılı şekilde ifa etmişti. Türk komutanın cesurca mücadelesine şahitlik eden Halife Mu’tasım’ın aynı günün akşamı yapılan görüşmede Afşin’i gayretinden dolayı takdir etmesi bir diğer Türk komutan Eşnas cephesinde öfkeyle karşılandı. Yapılan görüşmenin ardından herkes kendi ordugâhına çekilirken askerlerine oldukça öfkelenen Eşnas onlara hitaben: “Ey evlad-ı zinalar, önümde ne yüzle yürüyorsunuz! Dün niye bugün savaştığınız gibi savaşmadınız? Bir de kalkıp sanki sizden başkaları çarpışıyormuş gibi bugünkü muharebe dünkünden iyiydi diyorsunuz. Çadırlarınıza defolun!” diyerek ağır şekilde hakaret etti.[37]  

Aslında Türkler arasında yaşanabilecek sorunların önlenmesi adına Mu’tasım’ın sarayı önündeki nöbetin sırayla tutulması gibi mutat önlemler dahi alınmıştı. Ancak farklı coğrafyalardan gelen ve devlet içerisinde yükselmek arzusunda olan gulâmlar arasında Afşin kadar muvaffak olabilmiş kimse yoktu. Abbâsîler, Afşin sorunu ortaya çıkana dek gulâmları merkeze koyarak oluşturdukları askerî sistemin menfi yanlarıyla yüzleşmemişlerdi. Türkler o güne dek kendilerine verilen görevleri başarıyla yerine getirerek daima muzaffer olmuş, Halifenin emri doğrultusunda hareket etmiş ve itaatsizlik gibi bir şeye meyletmemişlerdi. Ancak görünen o ki aralarından bir tanesinin bu denli sivrilmesi onlardan bazılarının da husumetini üzerine çekerek ciddi sorunların yaşanacağı döneme girildiğini gösteriyordu.  

3.2. Mengü Çûr İsyanı

Bâbek isyanını bastırıp merkeze dönen Afşin, yerine akrabası Mengü Çûr el-Ferganî’yi Azerbaycan Valisi tayin etmişti. Bölgede olduğu süre zarfında Bâbek’ten geriye kalan çok miktarda hazineyi ele geçiren Mengü Çûr, Afşin ve Mu’tasım dahil olmak üzere tüm bunlardan merkezi asla haberdar etmiyordu. Bu süre zarfında Azerbaycan’da Sahib-i Berîd olarak görev yapan Abdullah b. Abdurrahman, Mu’tasım’a mektup göndererek Mengü Çûr’un yaptıkları hususunda onu bilgilendirdi. Başkente şikâyet edildiğini öğrenen Mengü ise ne halife ne de Afşin’i dinlemediği gibi derhal harekete geçerek kendisini şikâyet eden Abdullah’ın üzerine yürüdü. Erdebil halkından aldığı destekle Mengü’ye karşı çıkan Abdullah, rakibini mağlup etmeyi başardı.[38] Mengü’nün Afşin’in halefi olarak bölgede olması hasebiyle ona haber gönderen Mu’tasım, Mengü Çûr’un azledilip derhal huzuruna getirilmesini talep etti. Zira olaylar yaşandığı esnada bazı kimseler Halifeye Mengü’nün Afşin’in emriyle isyan ettiğini söylemişlerdi. Üstelik Ya’kūbî’nin ifadesine göre Türk komutanın Mengü’yü Halifenin huzuruna getirmek için gönderdiği Ebî Sâc ordusu da düşmanlarının tepkisini çekmiş, bu ordunun asıl niyetinin Mengü’ye destek vermek olduğu dedikodusu çıkartılmıştı.[39]    

Halife ve Afşin’in çabaları süredursun Mengü Çûr etrafına Bâbek’in taraftarlarını topladı ve isyanını genişletti. Bölgede ne kadar başıboş genç ve suçlu varsa Mengü’nün maiyetine girmişlerdi. Etrafındaki kalabalıkla birlikte Azerbaycan tarafında Bâbek’ten kalan bir kaleye sığınan isyankâr vali, merkezden üzerine gönderilen orduyu beklemeye başladı. Kaynakların farklı anlatımlarına göre bir süre sonra yanındakilerle sorun yaşayan Mengü, Sâmerrâ’dan gelen Büyük Boğa komutasındaki orduya muharebe sonrası yahut eman ile teslim edildi.[40]

3.3. Mâzyâr b. Kārin İsyanı

Taberistan coğrafyasında hüküm süren Kārinî hanedanından olan Mâzyâr, babasının ölümünü müteakip idarenin başına geçmişti. Amcasıyla mücadelede topraklarını kaybeden, ancak Abbâsîlerin de desteğini alarak eski gücüne kavuşan Mâzyâr’ın konumuz açısından önemi hilafete isyanıyla başlamaktadır.[41] Mâzyâr’ın Abbâsîlere isyan etmesinin en önemli nedeni, Afşin’in de en büyük düşmanlarından Abdullah b. Tâhir ile yaşadığı anlaşmazlıktır. 214 (829-830) yılında Halife Me’mûn tarafından Horasan’a vali olarak tayin edilmiş olan Abdullah[42], bölgedeki siyasî yapılarla mücadele içerisine girmiş, Horasan’ın yegâne gücü olmak adına her türlü entrikanın içerisinde yer almıştı. Belâzurî’nin anlatımına göre Mâzyâr’ın dinden dönmesi[43], Taberî’ye göre vergiyi Abdullah b. Tahir’e değil doğrudan Mu’tasım’a vermek istemesi[44], Ya’kūbî’ye göre ise Müminlerin emirinin mevlâsı unvanını bir kenara bırakarak doğrudan Müminlerin emîrinin ortağı unvanını deruhte etmesi[45] nedeniyle başlayan isyan, Mu’tasım’ın Abdullah b. Tahir’e emriyle doğrudan çatışmaya dönüşmüştü.  

Mâzyâr’ın isyanı ve Abbâsîlerin isyanı bastırmasıyla alâkalı farklı rivayetler bulunmaktadır. Tâberi’nin anlatımına göre Mâzyâr hakkında Halife Mu’tasım’a şikâyet mektubu göndermeye devam eden Abdullah b. Tahir, nihayetinde Halifeyi rakibinden soğutmayı başarmıştı. Halifeyle ilişkilerinin bozulmasının neticesinde vergi vermeyi tamamen bırakan Mâzyâr, Taberistan başta olmak üzere geniş çaplı bir isyana başladı. Rivayete göre bu süre zarfında Afşin Mâzyâr’a mektuplar gönderiyor, onu isyana teşvik ediyordu. Türk komutanın amacı Abdullah b. Tahir’in isyanı bastırmada yetersiz kalmasıydı. Böyle olursa Halife kendisini olayları yatıştırmak için bölgeye gönderecek, Afşin bölgeyi huzura kavuşturunca Abdullah’ın idaresindeki Horasan’ın durumunu gözden geçirecekti. İsyandan haberdar olur olmaz Abdullah’a haber gönderen Mu’tasım ise derhal Mâzyâr’ın bastırılması emrini verdi. Abdullah amcası Hasan b. el-Hüseyin’i isyancının üzerine gönderdi. Mâzyar ki daha önce Bâbek ile de mektuplaşmış ve onu isyana teşvik etmiş bir liderdi. Abdullah b. Tahir’e emir vermekle yetinmeyen Halife, Bağdat’tan Muhammed b. İbrahim b. Mus’ab’ı takviye olarak gönderdi. Neticede bir araya gelen ittifak güçleri Mâzyâr’ı sıkıştırarak ele geçirmeyi başardı.[46] Taberî’nin bir diğer rivayetinde olay şöyle gelişti: Mâzyâr günlerden bir gün avlanmaya çıkmıştı. Bu sırada birkaç Arap süvari onun olduğu yere geldi ve kendisini esir aldı. Sarayına zorla giren süvariler burada ne varsa yağmaladılar. Bir başka rivayette ise Mâzyâr avlanmakta iken kendisini süvariler yakalayıp esir aldılar onu getirip Abdullah b. Tâhir’e teslim ettiler. Abdullah Mâzyâr’a Afşin’in mektuplarını ortaya çıkardığı takdirde Halife Mu’tasım’a başvurarak kendisinin bağışlanması için çabalayacağına dair söz verdi. Ek olarak Mâzyâr’a Afşin ile yazıştığına dair kayıtların olduğunu öğrendiğini de söyledi. Mâzyâr nihayetinde gerçeği kabul etti. Mektuplar arandı ve bulundu. Çok sayıda mektup ortaya çıkmış oldu. Abdullah b. Tahir, Mâzyâr ile birlikte bu mektupları İshak b. İbrahim’e teslim etti. İshak mektupların doğrudan Emîrü’l-mü’minine teslimi hususunda tembihlendi. Görevini yerine getiren adam mektupları doğrudan halifeye teslim etti. Halife bir süre sonra Mâzyâr’ı mektuplar hakkında sorgulamaya başladı. Ancak Mâzyâr mektuplarla alâkalı herhangi bilgi sahibi olmadığını söyledi ve iddiaları reddetti. Halife Mu’tasım bunun üzerine Mâzyâr’ın ölene dek dövülmesini emretti. Naaşı Bâbek’in yanına asıldı.[47]

Mes’ûdî’nin anlatımında Halife, isyan eden Mâzyâr’a haber göndererek huzura gelmesini istedi. Mâzyâr bu teklifi reddetti. İsyancıyı bastırması hususunda görevlendirilen Abdullah b. Tahir amcası Hasan b. Hüseyin’i onun üzerine gönderdi. İki taraf arasında çok sayıda çarpışma yaşandı. Günlerden bir gün ava çıkan Mâzyâr esir alındı ve Sâmerrâ’ya gönderildi. Burada konuşan isyankâr adam, Afşin’in kendisini üzerinde uzlaştıkları dini bir husus noktasında isyana teşvik ettiğini ikrar etti. Afşin, Mâzyâr Sâmerrâ’ya gelmeden evvel tutuklanmıştı. Şehre getirilen adam ölene dek dövüldü. Naaşı Bâbek’in yanına asıldı.[48] 

Ya’kūbî’nin rivayetinde Mâzyâr iyice güçlendikten sonra ilk zamanlarda kullandığı Müminlerin emîrinin mevlası ibaresini terk ederek Müminlerin emîrinin ortağı unvanını kullanmaya başladı. Nihayetinde Mâzyâr’ın vaziyeti açık bir isyana dönüştü. Afşîn bu süreçte onunla yazışmış ve isyana teşvik ederek hilafete bağlı olmaması gerektiğini kendisine beyan etmişti. Bunun üzerine Halife Mu’tasım Muhammed b. İbrahim’i Mâzyâr üzerine gönderdi. Ayrıca Abdullah b. Tahir’e mektup göndererek orduya destek olması gerektiğini beyan etti. İttifak orduları Mâzyâr’ı muhasara altına aldı. Nihayetinde Mâzyâr bir gece dışarıya çıkarak Abdullah’ın akrabalarından birine teslim oldu. 226 (840-841) yılında Sâmerrâ’ya gönderildi. Kırbaçlanarak öldürülen Mâzyâr’ın naaşı Bâbek’in yanına asıldı.[49]

Belâzurî’nin rivayetine göre olay şöyle gelişmişti: Mâzyâr kafir oldu ve ihanet etti. Bunun üzerine Halife, Horasan, Rey, Kûmîs ve Cürcan valisi Ab­dullah b. Tahir’e mektup yazıp onunla savaşmasını emret­ti. Abdullah, amcası Hasan b. Hüseyin’i Horasan askerlerinin başında ona karşı gönderdi. Halife ayrıca Muhammed b. İbrahim b. Musab’ı muharebe için görevlendirmişti. İki ordu Taberistan’da buluşunca, Mâzyâr’ın kardeşi Kûhyâr b. Kârin ittifak ordusuna haber yollayıp kardeşine karşı onlarla beraber olduğu­nu bildirdi. Kûhyâr, kardeşinin kendisini hakir görmesinden dolayı ona kin bes­liyordu. Bunun üzerine Hasan, Kûhyâr’a yazdığı mektupta pusu kuracağı yeri ona bildirdi. Kûhyâr da kardeşi Mâzyâr’ı Hasan sana eman vermek için çağırıyor ve seninle konuşmak istiyor diye kandırdı. Kardeşinin bu sözleri üzerine Mâzyâr Hasan’ın yanına git­mek üzere yola çıktı. Hasan’ın pusu kurduğu yere yaklaşınca, Kûhyâr kardeşinin gelişini Hasan’a gizlice haber verdi. Bunun üzerine Hasan ortaya çıktı ve Mâzyâr’ın üzerine yürümeye başladı. Mâzyâr kaçmak istedi, ancak yakalanarak 225 (839-840) yılında Sâmerrâ’ya götürüldü. Mu’tasım’ın önünde kamçılandı. Kamçılanma bitince öldü. Cesedi Sâmerrâ’da Bâbek ile birlikte tepede asıldı.[50]

4.      Afşin’in Tutuklanması ve Yöneltilen Suçlamalar

Abbâsî idaresinde elde ettiği başarılar malum olan Afşin için rüzgâr, yukarıda zikrettiğimiz olayların tesiriyle tersine döndü. Sâmerrâ’nın gözdesi kısa sürede birçok ithamla yüzleşirken yöneltilen suçlamaların Halife nezdinde yankı bulması da uzun sürmedi. İlk olarak muhafız alayındaki görevinden alınan Afşin’in yerine İshak b. Yahya b. Muaz getirildi.[51] Görevden alınmasını müteakiben hapsedildi ve içerisinde mahkeme sürecinin de olduğu son bir yıllık zaman dilimi başlamış oldu (H. 4 Zilkade 225-M. 5 Eylül 840).[52]

Mâzyâr meselesi henüz net değilken Afşin tam olarak neyle suçlandı da hapsedildi? Bu hususta özellikle Taberî’nin aktardığı çeşitli gerekçeler bulunurken gerek mahkeme süreci gerekse tutuklanmadan evvel Afşin’i felakete sürükleyen iki kişinin öne çıktığını görmekteyiz: Ab­dullah b. Tahir ve Ebî Duâd. Türk komutana açıktan düşmanlık yapan ikiliden Horasan Valisi olan Abdullah b. Tahir’in Afşin’e niçin düşmanlık beslediğini anlattık. İkili Horasan’ı paylaşamıyordu ve bu yüzden aralarında ciddi bir rekabet söz konusuydu. Bu anlaşmazlığın çıkış noktası olarak verilebilecek en güzel örnek Afşin’in Bâbek ile mücadele ederken Üsruşene’ye gönderdiği iddia edilen paranın Abdullah b. Tahir tarafından yakalanması oldu. Rivayete göre günlerden bir gün Abdullah ile Afşin’in gizlice gönderdiği kafile arasında şunlar yaşandı:

Afşin yanında toplanan hediye malları (paraları) adamlarının bellerine kuşandıkları kemerler içerisine koyarak Üşruşene’ye gönderirdi. Bir defasında çok miktarda yüklü bir mal göndermiş, adamları bu mallar ile birlikte Nîsâbûr’a kadar gelmişlerdi. Bunu öğrenen Abdullah ise onların yanına gelerek üzerlerini aradı ve bellerine kuşandıkları kemerlerin içerisindeki paraları buldu. Bunun üzerine onlara: “Bu paraları nereden buldunuz?” diye sordu. Onlar da cevaben: “Bunlar Afşin’e verilen hediyelerdir, bu paralar onundur.” diye cevap verdiler. Abdullah: “Siz yalancısınız! Kardeşim Afşin bunca parayı bu yolla göndermek istese, bunları yola çıkardığını bir mektupla bana bildirirdi ki ben de böylesi bir kafileyi korumak için hazırlık yapayım. Zira bu büyük bir para. Siz hırsızsınız” dedi. Abdullah b. Tahir bu paraları ellerinden alıp kendi askerleri arasında dağıttı ve adamlarının söylediklerini Afşin’e bir mektupla bildirdikten sonra da şunları ekledi: “Senin bu kadar yüklü bir malı (parayı) refakat etmem kastıyla haber vermeden göndereceğini kabul edemiyorum. Mallar gerçekte senin değilse sorun yok, zira ben bu parayı Mü’minlerin emîrinin her yıl gönderdiği ücrete karşılık askerlerim arasında dağıttım, ancak adamlarının iddia ettiği gibi mallar gerçekten sana aitse, Mü’minlerin emîrinin bana göndereceği parayla senin paranı hemen öderim. Kaldı ki aksi halde dahi bu mallara herkesten önce Mü’minlerin emîri lâyıktır. Ayrıca ben el koyduğum bu malları, askerlerimi Türk memleketlerine göndermek istediğim için onlar arasında dağıttım.” Bunun üzerine Afşin de Abdullah b. Tâhir’e bir mektup yazarak: “Benim ve Mü’minlerin emîrinin mallan aynı şeydir (birdir)” dedi ve ondan adamlarını serbest bırakmasını istedi. Abdullah da Afşin’in bu isteğini yerine getirdi. İşte bu hadise ikilinin arasına soğukluk girmesine sebep oldu.” [53]   

Mesleği kadılık olan Ebî Duâd’ın Afşin’e hasımlığının net bir gerekçisi olarak verilebilir mi bilmiyoruz lâkin İbn Hallikân’ın aktardığı bir anekdota göre Afşin, günlerden bir gün Ebî Duâd’ın yakın arkadaşlarından Ebû Dülef el-Kâsım İbn İsa’yı tertip ettiği entrika sonucu idam etmek üzere tutuklamış, durumdan haberdar olan Ebî Duâd ise Afşin’e Halife Mu’tasım’ın sözüdür deyip yalan söyleyerek arkadaşını kurtarmıştı. Bununla da yetinmeyen Ebî Duâd, bizzat Halife Mu’tasım’a giderek Afşin’i şikâyet etmiş, Türk komutan bu yüzden ciddi bir azar işitmişti.[54] Görünen o ki ikilinin arasında geçmişe dayanan bir husumet söz konusuydu. 

İkilinin Afşin’e düşmanlıkları vaki olmakla birlikte başta Mengü Çûr ve Mâzyâr meselesi Afşin’in tutuklanması için gayet yeterli sebeplerdi. Hakkında söylenenlerden sonra Halife Mu’tasım’ın gözünden düştüğünü ve sorun yaşayacağını anlayan Türk komutan, sözde bir plan tertip etmeye karar verdi. Afşin, yaptığı tertibe göre Dicle yoluyla Musul’a kaçacak, buradan Hazar ülkesine uzanacak uzun bir yolculuğa çıkarak Sâmerrâ’yı terk edecekti. Daha sonra ilk planın zor olduğuna kanaat getirerek Mu’tasım ve önde gelen komutanların katıldığı bir ziyafet tertip etmeye karar verdi ki burada misafirlerin hepsini zehirleyecek, ardından Irak’ı yine Dicle yoluyla terk edecek, Ermeni coğrafyasını aşacak buradan Hazar ve Türk ülkelerine nihayetinde Üsruşene’ye ulaşacaktı.[55]  

Tertip edilen plan adamlarından biri tarafından ifşa edilince Afşin açısından mahkumiyetin kapıları ardına kadar aralanmış oldu. Afşin’in maiyetinden Vacan el-Üsruşenî isimli adam nöbet esnasında arkadaşlarına planın mantıklı olmadığını söyleyince bu sözler Afşin’in kulağına gitti. Duydukları karşısında öfkelenen Türk komutan, Vacan hakkında tehditkâr ifadeler kullandı. Bu sırada olan bitene şahitlik eden bir başkası da Afşin’in sözlerini Vacan’a aktardı. Canının tehlikede olduğunu düşünen Vacan el-Üsruşenî korkuya kapılarak derhal Mu’tasım’ın yanına gitti. Kendisini karşılayan İtâh (el-Hazârî) aracılığıyla Halifeye haber gönderdi. Halifenin müsait olmadığı ve sabah gelmesi gerektiğine dair cevabına rağmen ısrarla çok önemli şeyler söyleyeceğini ifade ederek sabah gelmek için geri dönerse öldürüleceğini dile getirdi. Bunun üzerine Halifenin de emriyle geceyi İtâh’ın yanında geçiren Vacan, sabah olunca tüm bildiklerini Mu’tasım’a anlattı. Duydukları karşısında Afşin’i huzuruna çağırtan Mu’tasım tutuklama emrini burada verdi.[56] Müteakiben Abdullah b. Tahir’e haber gönderen Halife Afşin’in oğlu Hasan b. Afşin’in tutuklanmasını istedi. Abdullah da emri yerine getirerek Hasan’ı tutukladı.[57] Kaynakta tutuklanmasına sebep olan olay olarak yukarıdaki vakıa anlatılır. Şimdi tertip edilen mahkemede kendisine yöneltilen suçlamalara bakalım.      

4.1. İki Soğdlu Adamın Kırbaçlanması İddiası

Afşin, Halife Mu’tasım’ın emriyle minare şeklinde bir hapishaneye atıldı. Burada yalnızca Afşin’in oturmasına müsaade edecek kadar bir yer vardı. Mâzyâr’ın da gelişiyle hakkındaki suçlamalara yanıt vermesi istenen Afşin, buradan çıkartılarak heyetin ve şahitlerin olduğu yere getirildi. Kurulan mahkemede Kadı Ebî Duâd, idareci Vezir Muhammed b. Abdülmelik ez-Zeyyât ve görevi belirtilmeyen İshak b. İbrahim b. Mus’ab vardı. Bu isimlerin haricinde şahit olarak Mâzyâr b. Kārîn, Mûbez, Soğd meliklerinden Merzubân b. Türkeş ve Soğd taifesinden iki kişi vardı.[58]  

Zeyyât evvela Soğd eşrafından iki kişiyi çağırdı ve üzerinde eski püskü elbiseler bulunan bu iki adama sizlere ne oldu diye sordu. Elbiselerini sıyırarak sırtlarını gösteren iki adamın sırtlarında deri namına bir şey kalmamıştı. Kemikleri gözüküyordu. Zeyyât bu defa Afşin’e dönerek bu iki adamı tanıyor musun diye sordu. Türk komutan yanıt olarak bu iki kişiyi tanıdığını, onların imam ve müezzin olduğunu, Üsruşene’de bir mescit inşa ettiklerini, bu yüzden ikisine de ayrı ayrı biner kırbaç vurduğunu, zira Soğd meliki ile her kavmin kendi dininde özgür olacağı şeklinde bir anlaşma yaptığını, oysa bu adamların yerel halka ait bir ibadethaneye girerek burada bulunan putları dışarıya atıp burayı mescit haline getirdiğini ve insanların kutsal mekanlarına zarar verdiğini ve bundan dolayı biner kırbaç cezaya çarptırıldıklarını söyledi.[59]   

Taberî’nin rivayet ettiği vakıa geç dönem müellifleri tarafından doğrulanmakta, ufak nüans farklılıklarıyla tekrar edilmektedir. Belli ki burada niyet -diğer suçlamalarda da görüleceği üzere- Afşin’i Müslümanlara saldıran ve küfrü muhafaza eden bir kimliğe büründürme gayretidir. İlgili diyalogda dikkati çeken husus, rivayette beyan edilen biner kırbaç cezasıdır. Bu denli ağır bir cezayla yüzleşen kimselerin hayatta kalabilme ihtimali ne denli gerçekçidir, bu husus tartışmaya açıktır.    

4.2. Afşin’in Evinde Bulunan Kitap ve Murdar Et Yediği İddiası

Birinci soruyu müteakip Zeyyât bu defa Afşin’in yanında bulundurduğu, kapağı muhtelif cevherlerle süslenmiş, muhtevasında küfür olan kitabın ne olduğunu sordu. Afşin cevap olarak kitabın babasından miras kaldığını, içerisinde İran adabına yönelik bilgiler bulunduğunu söyledi. Kitabın içinde küfür olduğu malumatı hakkında ise bunlarla ilgilenmediğini, maksadının yalnızca adaba yönelik bilgiler olduğunu, küfür olan kısımları silme ihtiyacı hissetmediğini beyan etti. Ardından kitabın üzerindeki ziynetin sonradan eklenmediğini, bulduğu andan itibaren öyle olduğunu ve silmek için bir gerekçe görmediği söyledi. Bu durum beni dinden çıkartmaz diyerek sözünü tamamladı.[60]

Afşin’in sözünü tamamlamasının ardından söz alan Mûbez, Afşin hakkında ağır ithamlarda bulunarak onun boğularak öldürülmüş hayvan eti yediğini, dini vecibe gereği kesilerek yenilmesi gereken etin çok sert olduğunu söylediğini beyan etti. İfadesine devam eden Mûbez şunları söyledi: “O (Afşin) her Çarşamba bir kara koyun öldürür, kılıcıyla onu ortadan ikiye ayırır, kesilen iki parça arasında yürür ve nihayetinde bu hayvanın etini yerdi. Üstelik kendisi bir gün bana Müslümanları kastederek ben bu insanlar yüzünden normal şartlarda ikrah ettiğim pek çok şeyin içerisine düştüm; onlar yüzünden yağ yedim, deveye bindim, çarıklar giydim. Ancak şu ana kadar benden hiç kıl düşmedi dedi. Üstelik o asla kendisini tıraş etmedi ve sünnet olmadı.” [61]

 Bu sözler üzerine Afşin heyettekilere dönerek sonradan Müslüman olan Mûbez’in ne denli güvenilir biri olduğunu sordu. İnsanların kendisine çok fazla güvenmediği yanıtını aldıktan sonra sözlerine devam eden Türk komutan, zamanında Mûbez’e Acem ehline duyduğu muhabbet başta olmak üzere bazı konularda halis düşüncelerini sır olarak verdiğini, söylediklerinin hiçbir tanesinde gizlice takip edebilecek bir durumunun olmadığını, ancak onun sırları ifşa edebilecek kadar güvensiz biri olduğunu, bu yüzden sözü muteber olmayanın şahitliğinin geçersiz olacağını beyan ederek bu hususta savunmasını tamamladı.[62]   

Afşin mahkemenin bu safhasında bizzat heyetin lideri Zeyyât ve sonradan Müslüman olduğu vurgulanan Mûbez tarafından yöneltilen suçlamalara yanıt vermiştir. Bu ithamlarda iki maksadın olduğu kanaatindeyiz. Birinci maksat Afşin’in Müslümanlığına şerh düşmek, onun bu husustaki yanlışlarını aşikâr etmektir. Zira Afşin biri ayetle haram olduğu sabit iki hususta suçlanmaktadır. İlk itham mahrem bölgelerin tıraş edilmemesi ve sünnet hususudur. Bu hususlar hakkında muhtelif hadisler bulunuyor olup her iki meselenin de farz olmadığı, bir takım İslâm alimlerine göre vacip bazılarına göre ise sünnet olduğu beyan edilmiştir. Ancak boğularak yenilen hayvan eti, Mâide Suresi’nin üçüncü ayetinde beyan edildiği üzere açıkça haram kılınmıştır.[63] Şüphesiz haramda sabit olma vurgusu Afşin için İslâm kaynaklarında beyan edilen küfrün ortağı suçlamasını beraberinde getirmiş, bu itham İslâm müellifleri tarafından benimsenmiştir. Bu hususta verilebilecek en güzel örnek Beyhakî’de bulunmaktadır. Beyhakî, Afşin ile alakalı bir mesel anlatacağı zaman onun için yarı kâfir gibi ilginç bir unvan kullanmaktadır.[64] Aynı şekilde Afşin hakkında yazdığı kahramanlık şiirleriyle tanıdığımız Ebû Temmâm da onun iki dinli olduğunu beyan eden şu mısraları yazmıştır:

مكرا بني ركنيه الا انه وطد الاساس علي شفير هار

حتي اذا ما الله شق ضميره عن مستكن الكفر والاصرار

Kurnazlıkla (inancının) her iki dayanağını da inşa etti, ne var ki temelini çürük bir zemine oturttu,

oysa sonunda Allah onun kalbini yarıp içinde gizlediği küfrü ve (küfürdeki) ısrarını ortaya çıkardı.[65]

İkinci hedef ise yapılan Acem vurgusuyla kökleri geçmişe dayanan Arap-Acem rekabeti hatta hasımlığı meselesinde Afşin’i karşı saflarda konumlandırabilme gayretidir. Bilindiği üzere Abbâsî ihtilalinde oldukça önemli rol oynamasına rağmen arzu ettiklerini bir türlü elde edemeyen Acem unsur ile Abbâsîlerin mücadelesi uzun süre devam etmiştir. İhtilalin simgesi addedilen Ebû Müslim Horasânî’nin Halife Mansûr tarafından katledilmesiyle başlayan mücadele, Halife Emîn ve Me’mûn mücadelesinde İmam Rıza’nın veliaht gösterilmesinin de etkisiyle çıkan olaylardan sonra İmam Rıza’nın öldürülmesiyle devam etmiş ve İran asıllı Bermekîlerin ortadan kaldırılması meselesinde zirve yapmıştır. Arapların tüm gayretleriyle elde ettikleri başarılara rağmen Acem unsurun günün birinde Arap devletini yıkıp Acem devletini kuracağına dair İranî ülkü ve Arabî korku, orta çağ kaynaklarında muhtelif liderlerin şahsında defalarca somutlaşmıştır.[66] Kaldı ki birazdan aktaracağımız İbn İsfendiyâr’ın rivayetinde bu durumun açıkça dile getirildiği görülecektir.

4.3. Üsruşene Halkının Afşin’e Hitabı İddiası

Mûbez’in ithamlarının ardından söz Merzubân b. Türkeş’e geldi. Evvela Afşin’e bu adamı tanıyıp tanımadığı soruldu. Afşin, Merzubân’ı tanımadığını söyledi. Aynı soru Merzubân’a sorulduğunda bu adam Afşin’i tanıdığını söyledi. Ardından Afşin’e bakarak gerçeği daha ne kadar gizleyeceğini sordu. Afşin: “Ey uzun sakallı! Ne diyorsun?” diye yanıt verince Merzubân: “Kendi memleketinin ahalisi yazdıkları mektuplarda sana ne diye hitap eder?” diyerek çıkıştı. Afşin yanıt olarak: “Babama ve dedeme nasıl ediyorlarsa” deyince, Afşin’den bunu açıklaması istendi. Afşin ısrarlara rağmen yanıt vermek istemiyordu ki tekrar söz alan Merzubân: “Üsruşene dili ile şöyle şöyle yazmazlar mı?” dedi. Afşin: “Evet, öyle yazarlar.” dedi. Merzubân söylenenin Arapçasını açıklayarak bu hitabın: “Kulu falanca filancanın oğlundan ilâhların ilâhına” anlamına gelip gelmediğini sordu. Afşin bunu onaylayınca ez-Zeyyât oldukça öfkelendi. Zeyyât’a göre bir Müslüman kendisini bu şekilde tarif edemezdi. Böylesi bir çağrı ilahlık iddiasında bulunan firavunun hasletiydi. Zeyyât’ın itirazına hak veren Afşin cevap olarak: “Bu insanlar atalarıma ve Müslüman olmadan evvel bana böyle hitap ediyorlardı. Neticede ben de kendimi onlara karşı küçültüp bana olan itaatlerine halel getirmek istemedim. Bundan dolayı böyle hitap etmelerine itiraz etmedim” dedi.[67] Afşin’in cevabına öfkelenen İshak b. İbrahim ile Afşin arasında bir atışma yaşandı ve Merzubân’ın sorusu neticelendi.

Merzubân’ın iddialarıyla alâkalı dikkat çeken hususlardan biri Afşin’in kendisini tanımamasıdır. Türkeş unvanından Türgiş kökenli olduğu anlaşılan Merzubân için Soğd meliklerinden biri ifadesi kullanılmaktadır. Melik olması hasebiyle idareciye nasıl hitap edildiği meselesine hâkim olması oldukça muhtemeldir. Üstelik Merzubân’ın sözlerine karşı çıkmadığı görülen Afşin, başından geçenleri itaat zincirinin kırılmaması gibi siyasî bir sebeple izah etmeye çalışmıştır. Çalışmanın başında da belirttiğimiz gibi Afşin’in babası Kâvûs, zamanında Halife Me’mûn tarafından kendisinden sonra yerine Haydar’ın geçmesi şartıyla affedilerek Üşrûsene’ye yollanmıştır. Anlaşılan Afşin’in Abbâsî Devleti’ne katıldığı zaman ile tutuklandığı tarih arasında geçen yirmi yıla yakın süre zarfında babası ölmüş, Afşin Üsruşene’nin gerçek lideri olmuştur. Bu süre zarfında memleketini uzaktan idare etmek zorunda kalan Türk komutanın tercihinin, henüz tam manada İslamlaşmayan Mecusî adetlerinin hüküm sürdüğü Üsruşenelilere tevcih ettiği siyasal açıdan makul, dini noktada ise küfre karşılık gelen bir imtiyazla eşdeğer olduğu görülmektedir. 

4.4. Afşin’in Mâzyâr’ı İsyana Teşvik Ettiği İddiası

Merzubân b. Türkeş’in ardından Afşin ile yüzleşen bir diğer isim Mâzyâr olmuştur. İlk olarak Afşin’e Mâzyâr’ı tanıyıp tanımadığı suali yöneltilmiş, Afşin’in hayır cevabından sonra bu defa aynı soru Mâzyâr’a sorulunca tutsak lider Afşin’i tanıdığını beyan etmiştir. Bunun üzerine söz alan Zeyyât, Afşin’e sual olarak Mâzyâr’a mektup yazıp yazmadığını sormuştur, Türk komutan hayır cevabını vermiştir. Bu kez aynı soruyla yüzleşen Mâzyâr, mektup yazanın Afşin değil kardeşi Hâş olduğunu, üstelik mektubun kendisine değil kardeşi Kûhyâr’a yazıldığını söyleyerek içeriği hakkında şunları söylemiştir:

“Bu halis dine (Mecusilik) senden, benden ve Bâbek’ten başka yardım edecek kimse yoktur. Bâbek’e gelince, onun ölümüne kendi ahmaklığı neden oldu. Bunu önlemek için uğraştım, ancak onu aptalca hareket etmesi kendisini ölüme sürükledi. Eğer Halifeye isyan edersen yardımına benden başka kimse gelmez. Şu anda süvariler, kahraman ve korkusuz birlikler benimle beraber bulunmaktadır, kaldı ki ben de sana karşı gönderilirsem mücadele edecek üç gruptan başka -Araplar, el-Megâribe ve Türkler- kimse kalmayacak. Araplara gelince, onlar köpek gibidir, önüne bir ekmek kırıntısı atar, kafasına değnekle vururum. Sineklere yani Megaribelere gelince, onlar baş yiyicilerdir. Şeytanın çocukları yani Türkler ise kısa süre içerisinde oklarını bitirirler. Daha sonra süvariler müşterek bir hareketle üzerlerine hücum edecek ve onları son adama kadar yok edecektir. Böylece din Acemlerin dönemindeki haline dönmüş olur.”[68]

Mâzyâr’ın söylediklerini yalanlayan Afşin, kardeşinin yazdığı iddia edilen bir mektuptan kendisinin sorumlu tutulamayacağını söyledi. Buna müteakip Mâzyâr’ın güvenini temin edecek şekilde mektup yazsaydı dahi bunun maksadının düşmanı farkında olmadan onu yakalayıp Halifenin huzuruna çıkarmak olacağını, bu sayede Abdullah b. Tahir’in elde ettiği gibi gerekli itibara kavuşabileceğini ekledi. Afşin’in sözleri dolayısıyla öfkelenen Ebî Duâd sinirle Afşin’e karşı çıkınca ikili arasında tartışma yaşandı ve bu safha da tamamlanmış oldu.[69]   

Mahkemenin bu safhasında Mâzyâr isyanına Afşin’in teşviki hususunda bir iddia ortaya atılmıştır. Afşin’in tutuklanma sürecine katkıda bulunan, Halife ile arasının bozulmasına neden olan en önemli vakıalardan Mâzyâr isyanına Afşin’in dahli hususundaki temel görüş, Türk komutanın Abdullah b. Tahir’i saf dışı bırakıp Horasan’ı ele geçirme arzusuyla isyana destek verdiğidir. Taberî’nin rivayetini yukarıda beyan etmiştik. Ancak Taberî’nin rivayetinde bir sorun vardır. Müellif Mâzyâr’ın yakalanmasını farklı rivayetler üzerinden aktarırken bir yerde Afşin’in mektup yazdığı ikrar etmekte diğer yerde ise Mâzyâr’ın mektup iddiasını reddettiğini söylemektedir.[70]

Ya’kūbî’nin rivayetinde Mâzyâr şehre getirildiğinde hapiste olan Afşin, Ebî Duâd’ın emriyle isyancının karşısına getirilmiştir. Bu sırada Mâzyâr’a Afşin işaret edilerek seni isyana teşvik eden adam işte budur denilince öfkelenen Türk komutan şunları söylemiştir: “Vallahi, yalan alelade kimselerde bile çirkindir, kaldı ki bir Hükümdara yaraşsın! And olsun ki yalanın seni ölümden kurtarmayacak; öyleyse onu hayatının mührü haline getirme!” Mâzyâr cevap olarak: “Allah şahidim, o bana ne mektup yazdı ne de haber gönderdi; ancak, benim vekilim Ebû’l-Hâris ona yaklaştığında kendisini ikramla karşıladığını bana söyledi” demiştir. Bunun üzerine Afşin hapse geri gönderilirken Mâzyâr dövülerek öldürülmüştür.[71] Daha geç dönem kaynaklarından İbn Tağrîberdî,[72]Zehebî,[73] ve İbnü’l-Cevzî[74] Afşin’in mektup göndererek isyana teşvik ettiğini ikrar ederken, Sıbt İbnü’l-Cevzî[75] ve İbnü’l-Esîr’de[76] ihtilaf açıkça dile getirilmektedir.

Bu hususta yaşananları diğer kaynaklardan daha farklı şekilde, daha doğrusu daha tafsilatlı şekilde aktaran yegâne müellif İbn İsfendiyâr’dır. Müellifin rivayetine göre ele geçirilen Mâzyâr, Abdullah b. Tahir tarafından Halifenin şefaatinin alınacağı teminiyle teselli edilmeye çalışılmış, yolculuk esnasında kurulan bir içki sofrasının da etkisiyle gerçeği söyleyeceğine dair söz vermişti. Mâzyâr’ın anlattığına göre Afşin, Bâbek ve Mâzyâr arasında gizli bir anlaşma vardı. Bu anlaşmada amaç Arap imparatorluğunu yıkıp yerine Acem İmparatorluğu kurmaktı. Bu bilgileri verdikten sonra bir süre önce kendisine yeni bir haber geldiğini söyleyen Mâzyâr, Afşin’in niyetinin Mu’tasım ve oğulları Harun ile Cafer’i öldürmek olduğunu, Türk komutanın bu amaçla Halife ve oğullarını tertip ettiği bir ziyafete davet ettiğini söylüyordu. Bu girişimden haberdar olan Halife Mu’tasım ise yaptığı plan sayesinde Afşin’i ele geçirdi. Bu süre zarfında saraya getirilen Mâzyâr’a neden isyan ettiği sorulunca bunun sorumlusu olarak Afşin’i gösterdi.[77] 

Anlatılardan görüleceği üzere Afşin’e bu aşamada yöneltilen suçlama diğerlerine nazaran daha siyasîdir. Afşin’in aklındaki bölge Horasan, bölgenin metbû Abdullah b. Tahir, onun düşmanı Mâzyâr denkleminden yola çıkarak bir sonuca varan müellifler, rivayetlerini bu yönde beyan etmektedirler. Farklı bir anlatımı tercih ettiğini söylediğimiz İbn İsfendiyâr’ın rivayeti ise kendi içerisinde tutarsızlıklarla doludur. Mesela İbn İsfendiyâr’a göre Afşin Mâzyâr’a haber göndermiş, Halifeyi ele geçirmek adına plan tertip ettiğini söylemiş, ancak halifenin onu nasıl ele geçirdiğine dair yaşananlar da Afşin’in gönderdiği haberde anlatılmıştır. Üstelik daha önce de söylediğimiz gibi burada da yapılan vurgu Arap devletinin yıkılıp yerine Acem iktidarının tesis edileceği üzerine olmuştur.

4.5. Afşin’in Sünnetsiz Olduğu İddiası

Afşin’e mahkemede sorulan son sorunun sahibi Ebî Duâd’dır. Kadı, Afşin’e dönerek ona sünnetli olup olmadığını sormuştur. Afşin hayır yanıtı verince Ebî Duâd: “Sünnet olmanın İslâmiyetin tekâmülü ve necasetten beri olmak anlamına geldiğini bildiğin halde, seni bundan ne alıkoydu?” diyerek bir sual daha yöneltti. Bunun üzerine Afşin, İslâmiyette takiyyenin olduğunu, vücudundan herhangi bir uzvunu kesmeye korktuğunu söyledi. Ebî Duâd ise yanıt olarak: “Muharebe esnasında mızraklarla delik-deşik edilebilir, kılıç darbelerine maruz kalabilirsin. Bu durum seni muharebe etmekten alıkoymuyor da sünnet derisinin kesilmesi mi ürkütüyor?” diye sordu. Bu soru karşısında metanetini koruyan Afşin, muharebe denilen şeyin zorunluluk olduğunu ve vaki olduğunda katlandığını, ancak sünnet olmanın daha gönüllü bir teamül olup neticesinde sonunun belirsiz olduğunu, üstelik sünnet olmayı terk etmenin İslâmiyeti terk etmek anlamına geldiğini bilmediğini söyledi. Bu cevabı duyan Ebî Duâd yüksek bir sesle: “Afşin meselesi hepinize (mahkemedekileri kast ederek) aşikâr oldu. Ey Boğa, tut onu!” dedi. Bunun üzerine Boğa elini Afşin’in kuşağına götürdü, onu tuttu ve hapishaneye geri götürdü.[78]

     Hatırlanacağı üzere Afşin’in sünnetsiz olduğu iddiası ilk olarak Mûbez tarafından dile getirilmiştir. Ancak Afşin orada verdiği yanıtta bu hususa değinmemiş, ilgili iddiaya burada net olarak cevap vermiştir. Taberî’nin anlatımından aktardığımız rivayete göre sonradan Müslüman olan Afşin’in sünnetsiz olması gerçeğe uygun durmaktadır. Ancak tuhaf olan şu ki aynı meseleyi İbn Hamdûn’dan rivayet eden Taberî’de Afşin’in sünnetli olduğu da söylenmiştir. Hamdûn ile sohbeti esnasında bu bilgiyi dile getiren Afşin, Ebî Duâd’ın mahkemedeki maksadının kendisini insan içinde ifşa yoluyla rezil etmek olduğu için sünnetsiz olduğunu kabul ettiğini ifade etmiştir.[79]

5. Afşin’in Öldürülmesi

Mahkemesi tamamlandıktan sonra yeniden hapishaneye gönderilen Afşin, aylar boyunca burada tutuklu kaldı. Bu süre zarfında Afşin’le alakalı iki kayıt bulunurken bunlardan ilki bizzat Mu’tasım’ın emriyle oğlu Harun el-Vâsık’ın Türk komutana meyve götürme hadisesi ve devamında yaşananlardır. Halifenin Afşin’e muhabbetinin sürdüğüne alamet görülen bu olayda, kendisine meyve getiren Vasık’a ricada bulunan Afşin, bazı hususlarda söyleyecekleri olduğunu ve bu yüzden Mu’tasım’ın kendisine güvendiği birisini göndermesi gerektiğini dile getirdi. Vasık bu sözleri babasına iletti. Halife Mu’tasım Afşin’in dileğini yerine getirerek komutanının yanına Hamdûn b. İsmail’i gönderdi. Hamdûn, Afşin’in yanına gelince ona meramını sordu. Türk komutan kendisine isnad edilen suçlamaları asla kabul etmediğini, Halifenin bu suçları düşünmeden kabul ederek hata yaptığını, Mengü Çûr’a karşı gönderilen orduya harp etme diye bir şey söylediğine dair şayia ortaya atıldığını ancak harp bilen bir adamın böylesi bir saçmalığı kabul etmeyeceğini, kendisinin hâlâ Halifenin kölesi ve sadık kulu olduğunu dile getirdi. Şikayetlerini dile getirmesini müteakip Hamdûn’a o meşhur buzağı hikâyesini anlattı ve sözlerini tamamladı.[80]

Afşin’in tutukluluk dönemine dair ikinci kayıt Seâlibî’nin rivayet ettiği Türk komutan İtâh ile aralarında geçen diyalogtur. Buna göre Halife Mu’tasım günlerden bir gün İtâh’ı haber götürmek maksadıyla Afşin’e göndermiş, ikili arasında şöyle bir diyalog geçmiştir: İtâh, Afşin’e: “Ey Allah’ın Düşmanı! Ne kadar çok rezil iş yaptın, şimdi Allah’ın sana layık gördüğü hakkında ne düşünüyorsun?” Afşin de cevaben İtâh’a: “Ey Ebû Mansûr! Ben bir zamanlar senin bana getirdiğine benzer bir mesajla Ali b. Hişam’a gittim ve bana dedi ki Ey Ebû Hasan! Ben de bir zamanlar böyle bir mesajla Uceyf b. Anbase’ya gittim ve bana dikkat et sana da benzer biri aynı haberle gelecek dedi. Ben de sana aynısını söylüyorum, dikkat et!”[81] ifadelerini kullanmıştır. Burada dikkat çekici olan husus, Afşin’in uyarısında haklılığıdır. Zira İtâh el-Hazârî de birkaç yıl sonra tıpkı Afşin gibi hapsedilmiş ve acılar içinde hayatını kaybetmiştir.[82]

840 yılı Eylül ayında tutuklanmış olan Haydar b. Kâvûs dokuz-on ay hapiste kalmış, ertesi yıl mayıs ya da haziran ayında hayatını kaybetmiştir (H. Şaban 226-M. Mayıs-Haziran 841).[83] Türk komutanın ölümüne dair Halifenin onu aç bıraktığı ya da günde bir somun ekmek verdiği gibi rivayetler söylenegelmiştir. Ancak kaynakların hemfikir olduğu husus, ölümünden sonraki sürece dairdir. Afşin’in naaşı ölümünden sonra Bâbü’l-Âmme’ye getirilmiş, burada asılarak bir süre halka teşhir edilmiş, indirildikten sonra ise yakılarak külleri Dicle’ye dökülmüştür.[84]

Taberî’deki kayda bakılırsa Afşin’in ölümünden sonra Süleyman Vehb el-Kâtib arkada bırakılan malların dökümünü yapması için Türk komutanın Matîrâ’daki evine gönderilmiştir. Süleyman burada değerli taşlarla süslenmiş ahşap bir put, Afşin’in firar için hazırladığı şişme botlar, Mecusi dinine ait kitaplar gibi gayrı İslami şeyler bulmuştur.[85] Put meselesi Mes’udî tarafından doğrulanmakta, hatta müellif Türk komutanın putlarıyla birlikte yakıldığını söylemektedir.[86] Yine dönem şairlerinden Ebû Temmâm da yazdığı bir şiirinde Afşin’in putlarına açıkça değinmektedir.[87] Faruk Sümer’e göre Afşin’in naaşının yakılması Abbâsîlerin onun Müslümanlığına inanmadığını ispat etmektedir.[88] Meseleye farklı bir zaviyeden bakmayı tercih eden Hakkı Dursun Yıldız ise ölümünden sonra evinde bulunduğu iddia edilen din dışı emtiaların neden ilk tevkif esnasında bulunmadığını sormakta ve bu durumu garipsemektedir.[89]

Elbette tüm bu hususlar kendi içerisinde haklılık payı barındırmaktadır. Zira özellikle mahkeme kaydıyla alâkalı aktarılan bilgilerin kendi içerisinde tutarsız olması, konuyu tüm yönleriyle anlamak ve aydınlatmak arzusundaki tarihçinin işini hayli zorlaştırmaktadır. Ancak gözden kaçırılmaması gereken husus, Afşin’in sonradan İslâmlaştığı ve eski inançlarından kısa sürede bütünüyle kopmasının mümkün olmadığı gerçeğidir. Hakikat olan bir diğer husus, Abdullah b. Tahir ve Ebî Duâd başta olmak üzere Afşin’in öldürülmesini isteyen rakiplerinin gerek mahkeme safhasında gerekse tutuklu olduğu süre zarfında dinî hükümleri ön plana çıkartarak Türk komutanın yargılanmasını bu yöne kaydırma gayretleridir. Zira Bâbekle yazıştığı, Acem devleti kurmak arzusunda olduğu ya da Mu’tasım’a suikast yapmak gibi temellendirilemeyen ve ispatlanamayan siyasî iddialardan suçlu bulunduğuna dair hiçbir kayıt yoktur.

Tüm malumata rağmen yegâne gerçek, Afşin’in Abbâsî tarihinde üstlendiği mühim roldür. Afşin; Bâbek gibi önemli bir düşmanı ortadan kaldırmış, Bizans İmparatorunu Teophilos’u mağlup etmiş ve yine Bizans’ın uzunca zaman unutmadığı Ammûriye zaferinde önemli rol üstlenmiş, öldürmekle suçlandığı Mu’tasım’a yeğeni tarafından yapılacak darbenin bertaraf edilmesinde öne çıkmış muzaffer bir komutandır. Adı destanlara dahi konu olan Afşin, Battal Gazi’yle dahi özdeşleştirilmiştir.[90] Tüm bunlara rağmen Arap şairin “Görüyorsun ki atını harp meydanlarına ilk süren Afşin’dir. Afşin ki ölüm saçan bulutların arasına ilk dalan kimsedir”[91] diye tanımladığı, kendisine putperest diyen Ebû Temmâm’ın dahi “Elbette İslâm yaptığın iyiliğe teşekkür edecektir. Allah onun vefasına kefildir”[92] diye tasvir ettiği Afşin, cesur bir lider olarak rakiplerinin siyasî emelleriyle hayattan kopartılmıştır.    


SONUÇ

Irak Türklerinin önemli isimlerinden Afşin (Haydar b. Kâvûs), yaşamı ve ölümüyle Abbâsî tarihinde simgeleşmiş bir komutandır. Abbâsî Devleti’ne iştirakinden tutuklandığı güne kadar mühim işler yapan Afşin’in varlığı Hilafet ordularına güç katmış, Halife Mu’tasım onun sayesinde mutlak hâkimiyetini Azerbaycan dağlarından Anadolu ovalarına genişletmeyi başarmıştır. Şüphesiz bu süreçte Halifenin gücünün artması, Sâmerrâ’nın inşa edilmesi ve farklı coğrafyalardan Türklerin Irak’a getirilmesi Afşin adının simgeleşmesine katkıda bulunan gelişmeler olmuştur.

Aslında Afşin’in yaşamı orta çağ Yakın Doğu’sunun Türk komutan portresini yeterince iyi betimlemektedir: Nesebi hakkında tartışmalar olan, sonradan İslamlaşmış, askerî maharetleriyle ön plana çıkmış, bu maharetleri sayesinde önemli işler başarmış, emrinde bulunduğu devlete önemli zaferler kazandırarak hayata mücadelelerle veda eden bir lider. Böylesi bir portre içinde çok fazla rastlanmayan ve Afşin’i asıl özel kılan hikâye, Türk komutanın yargılanmasına dair kaydı ihtiva eden mahkeme sürecidir. Dönem kaynaklarından bazıları başta olmak üzere geç dönem İslâm müellifleri bu durumu es geçmemiş, hemen hepsi Afşin’in yargılanmasına dair birkaç kelam etmiştir. Elbette bu da görünürde çok fazla temel de ise tek bir soruyu beraberinde getirmiştir: (Abbâsî cihetinden) Afşin hain miydi?

Çalışmanın içerisinde de beyan ettiğimiz üzere; bu hususta genel kanaatimiz Afşin’in siyasî rekabetin kurbanı olduğu, Abbâsî Devleti’ne ihanetle sorumlu tutulmaması gerektiğidir. Zira sözde Halifeye suikast gibi sıra dışı ve affı mümkün olmayacak bir sebepten tutuklanan Afşin, mahkemede daima dinsizlikle suçlanacak şekilde sorulara muhatap olmuş, Mâzyâr hariç -ki o da Acem devleti kurmak ve Mecusiliği yüceltmek gibi bir amaca hizmet ettiği için aslında dini temeli olan bir suçlamadır- siyasî sorularla yüzleşmemiştir. Görünen o ki Afşin açısından sorunun kaynağı diyebileceğimiz Abdullah b. Tahir’in güdümündeki mahkeme heyetinin yegâne gayesi, onu mürted ilan etmektir. Ancak gözden kaçırılmaması gereken iki husus vardır. Birincisi Afşin’in yargılandıktan hemen sonra ölmemiş, toplamda bir yıla yakın tutuklu kalmıştır. Türk komutanın mürtedlikle suçlandığı ve Halifeyi öldürmeye yönelik bir teşebbüs tertip etme hazırlığında bulunmaktan tutuklandığı akla getirildiğinde, ilgili suçlardan net bir şekilde hüküm giymediği anlaşılmaktadır.  İkinci husus ise Halife Mu’tasım’ın da isnat edilen suçlara yönelik şüpheleri bulunduğu gerçeğidir. Zira Afşin’in tutuklu bulunduğu süreçte önce oğlunu göndererek kendisine ikramda bulunan Halife, ardından Hamdûn’u göndererek onu bazı hususlar konusunda yeniden dinletmiştir. Bu bilgi dahi Afşin’e yönelik ithamların Halife nezdinde kat’iliği hususuna gölge düşürmektedir.  Ne var ki soydaşları dahil hiç kimseden destek alamayan Afşin hapisten kurtulamamış, Abbâsîlerin Irak’a getirdiği Türkler arasında siyasi komployla bertaraf edilen ilk önemli komutan olarak tarihe geçmiştir.


Not: Görseller anlatımın renklendirilmesi amacıyla yapay zeka aracılığıyla oluşturulmuştur. 




KAYNAKÇA

Temel Kaynaklar

EL-YA’KŪBÎ, Ahmed b. Ebî Ya’kūb İshâk b. Vâzıh, Kitâbü’l-Buldân, Brill, Leiden 1860; Tr. Trc. Murat Ağarı, Ayışığı Kitapları, 2. Baskı, İstanbul, 2019; İng. Trc. The Works of Ibn Wāḍiḥ al-Ya’qūbī, Islamic History and Civilization, I, Ed by. Matthew S. Gordon, Chase F. Robinson, Everett K. Rowson, Michael Fishbein, Leiden 1892.

EL-YA’KŪBÎ, Ahmed b. Ebî Ya’kūb İshâk b. Vâzıh, Târîhu’l-Ya’kūbî, Brill, Leiden 1883; İng. Trc. The Works of Ibn Wāḍiḥ al-Ya’qūbī, Islamic History and Civilization, III, Ed by. Matthew S. Gordon, Chase F. Robinson, Everett K. Rowson, Michael Fishbein, Brill, Leiden 2017.

EL-BELÂZURÎ, Ahmed b. Yahyâ, Fütûhu’l-Büldân, çev. Mustafa Fayda, Siyer Yayınları, İstanbul 2013.

BAR HEBRAEUS, Abû’l-Farac Tarihi, Süryaniceden İngilizceye Çeviren: Ernest A. Wallis Budge, Türkçeye Çeviren: Ömer Riza Doğrul, I, Türk Tarih Kurumu Yayınları, 3.Baskı, Ankara 1999.

ES-SÜYÛTÎ, Celâlüddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr, Târîhu’l-Hulefâ, Vezaretü’l-Evkaf ve’ş-Şuûn el-İslâmiyye, Darü’l-Minhâc, Beyrut 2013.

EL-ATÂBEKÎ, Cemâlüddîn Ebü‘l-Mehâsin Yûsuf b. Tağrîberdî,en-Nücûmü’z-zâhire fî mülûki Mısr ve’l-Kâhire, II, Dârü‘l-Kütübi‘l-Mısriyye, Kâhire 1930.

İBNÜ’L-ESÎR, Ebî’l-Hasan Ali b. Ebî’l-Kerem Muhammed b. Muhammed Abdülkerîm b. Abdülvahîd eş-Şeybânî,el-Kâmil fi’t-Tarih, VI, Thk. Muhammed Yusuf Dukâkî, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1987; İslâm Tarihi, VI, çev. Abdullah Köşe, Bahar Yayınları, İstanbul 1991.

EL-HÂZİN, Ebû Alî Ahmed b. Muhammed b. Yakūb b. Miskeveyh, Tecâribü’l-Ümem, I, Şirket el-Müdün el-Sanaiyye, 1914; İng. Trc. The Experiences of the Nations, Translated From the Arabic by H.F. Amedroz and D.S. Margoliouth, IV, Basil Blackwell, London, 1921; Tr. Trc. Kıvameddin Burslan, Yayına Hazırlayanlar Mehmet Şeker-Rıza Savaş-Süleyman Genç-Ali Ertuğrul, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2016.

TABERÎ, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerir’üt, Târîh-i Taberî Târîhu’r-Rusül ve’l-MülûkThk. Muhammed Ebû’l-Fazl İbrâhîm, VIII, Dârü’l-Maârif, Kahire 1967; İng. Trc. The History of al-Tabari,Translated and Annotated By C. E. Bosworth, XXXII, State University of New York Press, New York 1991.

ED-DİNEVERÎ, Ebû Hanîfe, el-Ahbâru’t-Tıvâl (Eskilerin Haberleri), çev. Zekeriya Akman ve Hüseyin Siyabend Aytemür, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2017.

EL-BİRÛNÎ, Ebû Reyhan, el-Âsâr el-Bâkiye, çev. Ahsen Batur (Maziden Kalanlar), Selenge Yayınları, İstanbul 2011.

İBN HALDÛN, Ebû Zeyd Veliyüddin Abdurahmân b. Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Hasen el-Hadramî el-Mağribî et-Tûnisî, Kitâbü’l-İber Dîvânü’l-Mübtede ve’l-Haber fî Eyyâmi’l-Arab ve’l-Acem ve’l-Berber ve men Âsarahüm min Zevi’s-Sultâni’l-Ekber, III, Matbaatü’l-Bulak, Kahire 2000.

EL-MES’ÛDÎ EL-HÜZELÎ, Ebû‘l-Hasen Alî b. el-Hüseyn b. Alî, Kitâbü’t-Tenbîh ve’l-İşraf,  çev. Ramazan Şeşen, Bilge Kültür Sanat, İstanbul 2018.

ES-SÂBÎ EL-KÂTİB, Ebû’l Hüseyn Hilâl b. el-Muhassin b. İbrâhîm, Rüsûm Darü’l-Hilâfe, Matba’atü’l-‘Anî, Bağdad 1964.

BEYHAKÎ, Ebu’l-Fazl Muhammed b. Hüseyin-i, Târih-i Beyhakî, çev. Necati Lügal, Haz. Hicabi Kırlangıç, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2019.

İBNÜ’L-CEVZÎ, Ebû’l-Ferec Cemâlüddîn Abdurrahmân b. Alî b. Muhammed, el-Muntazam fî Târihi’l-Mülûk ve’l-Ümem, XI, Dârü’l-Kütübi’l-‘İlmiyye, Beyrut 1995.

EBÛ’L-FİDÂ’, el-Melikü‘l-Müeyyed İmâdüddîn İsmâîl b. Alî b. Mahmûd el-Eyyûbî, el-Muhtasar fî Ahbâri’l-Beşer, I, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut 1997.

EL-MES’UDÎ EL-HÜZELÎ, Ebû’l-Hasen Alî b. el-Hüseyn b. Alî, Mürûcü’z-Zeheb ve Me’adinü’l-Cevher,  III, Dâru’l-Hicre, Kum 1984.

İBN KESÎR, El-Hâfız,el-Bidâye ve’n-Nihâye, X, Mektebetü’l-Maârif, Beyrut 1990.

EZ-ZEHEBÎ, Hâfız Şemsüddîn Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Osmân b. Kaymâz et-Türkmânî, Târîhu’l-İslâm ve Vefeyâtü’l-Meşâhîr ve’l-A’lâm, XXIII, Thk. Ömer Abdusselam Tedmürî, Dârü’l-Kitabi’l-Arabî, Beyrut 1992.

KAZVİNÎ, Hamd-Allāh Mustawfi, Nuzhat-al-Qulūb, Translated by G. Le Strange, Leyden: E.J. Brill, London 1919.

KAZVİNÎ, Hamdullah Müstefvî-yi, Târih-i Güzide, çev. Mürsel Öztürk, TTK Yayınları, Ankara, 2018.

İBN HALLİKÂN, Vefeyâtü’l-A’yân (Biographical Dictionary), I, Translated From the Arabic by: Mac Guckin De Slane, Oriental Translation Fund of Great Britain and Ireland, London 1843.

İBN HURDAZBİH, Yollar ve Ülkeler Kitabı, çev. Murad Ağarı, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2008.

İBN TAYFÛR, Kitâbu Bağdâd, çev. Mustafa Hizmetli, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2021.

SUYÚTİ, Jalálu’ddín, History of The Caliphs, Translated From the Original Arabic By Major H. S. Jarrett, Baptist Mission Press, Asiatic Society, Calcutta 1881.

MİCHAEL THE GREAT, The Chronicle of Michael the Great, Translated from Classical Armenian by Robert Bedrosian, Sources of the Armenian Tradition, New Jersey 2013.

ISFANDİYÁR, Muhammed b. Al-Hasan, The History of Tabaristán, Translated by Edward G. Browne, Leyden: E.J. Brill İmprimerie Orientale, London 1905.

AZÎMÎ, Muhammed b. Ali, Târîhu Haleb, Thk. İbrahim Za’rúr, Dımaşk 1984.

SIBT İBNÜ’L-CEVZÎ, Şemsüddîn Ebû’l Muzaffer Yûsuf b. Kızoğlu b. Abdullah, Mir’atü’z-Zamân fî Târihi’l-A’yân, XIV, Dârü’l-Risâletü’l-‘Âlemiyye, Beyrut 2013.

EN-NÜVEYRÎ, Şihâbeddin Ahmed b. Abdülvehhâb, Nihâyetü’l-Ereb fî Fünûni’l-Edeb, XXII, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 2004.

EL-BAĞDÂDÎ, Şihâbüddîn Ebû Abdullâh Yâkut b. Abdullâh el-Hamevî er-Rûmî, Mu’cemü’l-Büldân, I, Dârü’s Sâdr, Beyrut 1977.

THA’ĀLİBĪ, The Latā’if al-ma’ārif, Translated with introduction and notes by C. E. Bosworth, The Edinburgh University Press, Edinburgh 1968.

İBNÜ’L-VERDÎ, Zeynüddîn Ömer b. el-Muzaffer el-Şuheyr,Târîhu İbnü’l-Verdî,I, el-Matbaa el-Haydariyya, Necef 1969.

Araştırma Eserler

ESİN, Emel, “The Cultural Background of Afšhîn Haidar of Ušhrûsana in the light of Recent Numismatic and Iconographic Data”, Akten des VII. Kongresses für Arabistik und Islamwissenschaft (Göttingen, August 1974), Ed. Albert Dietrich, 1975, s. 126-145.

GÖMEÇ, Saadettin Yağmur, Uygur Türkleri Tarihi, Berikan Yayınevi, Ankara 2015.

GÜNER, Ahmet, “Mâzyâr b. Kārin”, TDV İslâm Ansiklopedisi, XXVIII, Ankara 2003, s. 198-199.

KİTAPÇI, Zekeriya, Orta Doğu’da Türk Askerî Varlığının İlk Zuhuru, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1987.

MÉLİKOFF, Irène, Türk-İran Epik Geleneği İçinde Horasan Teberdarı Ebu Müslim, çev. Armağan San, Elips Kitap, Ankara, 2012

ÖMÜR, Emre, IX.-XI. Yüzyıllarda Irak Türkleri, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayımlanmamış Doktora Tezi) Ankara 2022.

PAMUKÇU, Ekrem, Bağdat’ta İlk Türkler, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1994.

PIPES, Daniel,Slave Soldiers and Islam, Yale University Press, New Haven 1981.

SALMAN, Hüseyin, Türgişler, Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998.

SÜMER, Faruk, “Abbasiler Tarihinde Orta Asyalı Bir Prens Afşin”, Belleten, Sayı: LI, Ankara 1987, s. 651-666.

UYLAŞ, Sait, “Ebû Temmâm’ın Şiirlerinde Bir Türk Komutan Afşin”, A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı: 28, Erzurum 2005, s. 91-101.

YILDIZ, Hakkı Dursun, “Abbasîler Devrinde Türk Kumandanları el-Afşın Haydar b. Kâvûs”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı: 4-5, İstanbul 1974, s. 1-22.

YŪSOFĪ, Ḡ. Ḥ., “Bābak Ḵorramī”, Encyclopaedia Iranica, III, London 1988, p. 299-306.

Elektronik Kaynaklar

https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/M%C3%A2ide-suresi/672/3-ayet-tefsiri (Erişim Tarihi: 22.07.2024/ 19:03)


[1] Üsruşene’nin yeri hususunda el-Hamevî Maverâünnehir’de bir şehir ifadesini kullanırken el-Ya’kūb’i Semerkand’ın doğusunda demektedir. Beldenin idarecilerine Afşin dendiği coğrafya ve tarihle ilgili kaynakların hemen tamamında ifade edilmektedir. Ahmed b. Ebî Ya’kūb İshâk b. Vâzıh el-Ya’kūbî, Kitâbü’l-Buldân, Brill, Leiden 1860, s. 74; Tr. Trc. Murat Ağarı, Ayışığı Kitapları, 2. Baskı, İstanbul 2019, s. 97-98; İng. Trc. The Works of Ibn Wāḍiḥ al-Ya’qūbī, Islamic History and Civilization, I, Ed by. Matthew S. Gordon, Chase F. Robinson, Everett K. Rowson, Michael Fishbein, Leiden 1892, s. 129-130; Ebû Reyhan el-Birûnî, el-Âsâr el-Bâkiye, çev. Ahsen Batur (Maziden Kalanlar), Selenge Yayınları, İstanbul 2011, s. 148; Celâlüddîn Abdurrahmân b. Ebî Bekr es-Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, Vezaretü’l-Evkaf ve’ş-Şuûn el-İslâmiyye, Darü’l-Minhâc, Beyrut, 2013, s. 615-616; Jalálu’ddín A’s Suyúti, History of The Caliphs, Translated From the Original Arabic By Major H. S. Jarrett, Baptist Mission Press, Asiatic Society, Calcutta 1881, s. 418; Şihâbüddîn Ebû Abdullâh Yâkut b. Abdullâh el-Hamevî er-Rûmî el-Bağdâdî, Mu’cemü’l-Büldân, C. I, Dârü’s Sâdr, Beyrut 1977; İbn Hurdazbih, Yollar ve Ülkeler Kitabı, çev. Murad Ağarı, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2008, s. 46.

[2] Ahmed b. Yahyâ el-Belâzurî, Fütûhu’l-Büldân, çev. Mustafa Fayda, Siyer Yayınları, İstanbul 2013, s. 490.

[3] el-Belâzurî, age, s. 492.

[4] Hüseyin Salman, Türgişler, Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998, s. 65-66; Ekrem Pamukçu, Bağdat’ta İlk Türkler, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1994, s. 101; Saadettin Yağmur Gömeç, Uygur Türkleri Tarihi, Berikan Yayınevi, Ankara 2015, s. 69.

[5] İslâm kaynaklarında ismin farklı yazım usullerine rastlanmaktadır. En çok tesadüf edilen ikinci versiyon خانا خرة şeklindedir.

[6] el-Belâzurî, age, s. 492-493.

[7] İleride Haydar’ın yanında muharebelere katılıyor. Demek ki el-Fazl da Abbâsî otoritesini kabul etmiş.

[8] Ahmed b. Ebî Ya’kūb İshâk b. Vâzıh el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbî, Brill, Leiden 1883 s. 557; İng. Trc. The Works of Ibn Wāḍiḥ al-Ya’qūbī, Islamic History and Civilization, Vol. III, Ed by. Matthew S. Gordon, Chase F. Robinson, Everett K. Rowson, Michael Fishbein, Leiden, s. 1222; el-Belâzurî, age, s. 493; Faruk Sümer, “Abbasiler Tarihinde Orta Asyalı Bir Prens Afşin”, Belleten, Sayı: LI, Ankara 1987, s. 652; Hakkı Dursun Yıldız, “Abbasîler Devrinde Türk Kumandanları el-Afşın Haydar b. Kâvûs”, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı: 4-5, İstanbul 1974, s. 3.

[9] Sümer, agm, s. 651.

[10] Hakkı Dursun Yıldız, Afşin’in Türk mahallelerinde iskân edilmesinin de delil olduğunu söylemektedir. Yıldız, agm, s. 5. Ya’kūbî, Mengü Çûr için Afşin’in dayısının oğlu demektedir. el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbîs. 579, İng. Trc., s. 1245.

[11] Ebû‘l-Hasen Alî b. el-Hüseyn b. Alî el-Mes’ûdî el-Hüzelî, Kitâbü’t-Tenbîh ve’l-İşraf,  çev. Ramazan Şeşen, Bilge Kültür Sanat, İstanbul, 2018, s. 124; Cemâlüddîn Ebü‘l-Mehâsin Yûsuf b. Tağrîberdî el-Atâbekî,en-Nücûmü’z-zâhire fî mülûki Mısr ve’l-Kâhire, C. II, Dârü‘l-Kütübi‘l-Mısriyye, Kâhire 1930, s. 247.

[12] Daniel Pipes,Slave Soldiers and Islam, Yale University Press, New Haven 1981, s. 156.

[13] Emil Esin, “The Cultural Background of Afšhîn Haidar of Ušhrûsana in the light of Recent Numismatic and Iconographic Data”, Akten des VII. Kongresses für Arabistik und Islamwissenschaft (Göttingen, August 1974), Ed. Albert Dietrich, 1975, s. 126-145.

[14] İbn Tayfûr, Kitâbu Bağdâd, çev. Mustafa Hizmetli, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2021, s. 185.

[15] Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerir’üt-Taberî, Târîh-i Taberî Târîhu’r-Rusül ve’l-Mülûk,Thk. Muhammed Ebû’l-Fazl İbrâhîm, C. VIII, Dârü’l-Maârif, Kahire, 1967, s. 625-627; İng. Trc. The History of al-Tabari,Translated and Annotated By C. E. Bosworth, C. XXXII, State University of New York Press, New York 1991, s. 188-191; el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbî,s. 567-569; İng. Trc., s. 1232-1233; Şihâbeddin Ahmed b. Abdülvehhâb en-Nüveyrî, Nihâyetü’l-Ereb fî Fünûni’l-Edeb, C. XXII, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 2004, s. 165; Muhammed b. Ali Azîmî, Târîhu Haleb, Thk. İbrahim Za’rúr, Dımaşk 1984, s. 248-249; Tağrîberdî, age, II, s. 215-216.

[16] el-Ya’kūbî, Kitâbü’l-Buldâns. 32-33, İng. Trc., s. 93-94, Tr. Trc., s. 47.

[17] Ḡ. Ḥ. Yūsofī, “Bābak Ḵorramī”, Encyclopaedia Iranica, Vol. III, London 1988, p. 300-301.

[18] Ebû’l-Hasen Alî b. el-Hüseyn b. Alî el-Mes’udî el-Hüzelî, Mürûcü’z-Zeheb ve Me’adinü’l-Cevher, C. III, Dâru’l-Hicre, Kum 1984, s. 467; Taberî, age, C. IX, s. 11; İng. Trc., C. XXXIII, s. 14; el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbî,s. 578, İng. Trc., s. 1138.

[19] Kazvînî’nin ifadesine göre Afşin, kadim bir şehir olan Berzend’i adeta yeniden inşa etmiş, bölgede kaldığı süre zarfında burayı kendisine mesken edinmişti. Hamd-Allāh Mustawfi, Nuzhat-al-Qulūb, Translated by G. Le Strange, Leyden: E.J. Brill, London 1919, s. 92.

[20] Afşin’in Bâbek karşısında kazandığı zaferde Halife Mu’tasım’ın da payı olduğu bir gerçektir. Zira Halife Afşin’i hiçbir zaman yalnız bırakmamış, Berzend ile Bağdat arasına yapılar inşa ettirmiş ve orduyla merkez arasında bağlantıyı oldukça güçlendirerek daima maddi yardımda bulunmuştur.

[21] Taberî, age, C. IX, 12-13-28, İng. Trc., C. XXXIII, s. 44; Ebû’l-Ferec Cemâlüddîn Abdurrahmân b. Alî b. Muhammed İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam fî Târihi’l-Mülûk ve’l-Ümem, C. XI, Dârü’l-Kütübi’l-‘İlmiyye, Beyrut 1995, s. 53.

[22] Taberî, age, C. IX, s. 14-16, İng. Trc., C. XXXIII, s. 19-24; İbnü’l-Cevzî, age, C. XI, s. 54; Şemsüddîn Ebû’l Muzaffer Yûsuf b. Kızoğlu b. Abdullah Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mir’atü’z-Zamân fî Târihi’l-A’yân, C. XIV, Dârü’l-Risâletü’l-‘Âlemiyye, Beyrut, 2013, s. 246-247; Ebî’l-Hasan Ali b. Ebî’l-Kerem Muhammed b. Muhammed Abdülkerîm b. Abdülvahîd eş-Şeybânî (İbnü’l-Esîr),el-Kâmil fi’t-Tarih, C. VI, Thk. Muhammed Yusuf Dukâkî, Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1987, s. 20-21; İslâm Tarihi, C. VI, çev. Abdullah Köşe, Bahar Yayınları, İstanbul 1991, s. 391-392.

[23] Taberî, age, C. IX, s. 23-24, İng. Trc., C. XXXIII, s. 36-39; İbnü’l-Cevzî, age, C. XI, s. 54; Sıbt İbnü’l-Cevzî, age, C. XIV, s. 259; İbnü’l-Esîr, age, C. VI, s. 25, Tr. Trc., C. VI, s. 397-398.

[24] Taberî, age, C. IX, s. 29-30, İng. Trc., C. XXXIII, s. 47-50.

[25] Ya’kūbî’ye göre karşı karşıya gelen ikiliden Bâbek dileğini yerine getirmiş, Afşin cevap olarak onun tek arzusunun şehri güçlendirmek olduğunu söyleyerek eğer güvenli bir geçiş istiyorsan vadiyi geçmesi gerektiğini söylemiştir. Taberî’de bulunan kayıtta ise Afşin’e haber gönderen Bâbek doğrudan emîrü’l-mü’mininden eman istediğini belirtmiştir. Afşin ise cevaben kendisine emanın daha önce verildiğini söylemiş, yarını beklemeden derhal şehirden çıkarak gitmesini söylemiştir. Taberî, age, C. IX, s. 42-43, İng. Trc., C. XXXIII, s. 68-69; el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbî, s. 578, İng. Trc., s. 1244.

[26] Taberî, age, C. IX, s. 47-51 İng. Trc., C. XXXIII, s. 75-83; el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbî,s. 578-579, İng. Trc., 1244-1245; el-Mes’udî, Mürûcü’z-Zeheb ve Me’adinü’l-Cevher, C. III, s. 468; Sıbt İbnü’l-Cevzî, age, C. XIV, s. 266-267; Hâfız Şemsüddîn Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Osmân b. Kaymâz et- Türkmânî ez-Zehebî, Târîhu’l-İslâm ve Vefeyâtü’l-Meşâhîr ve’l-A’lâm, C. XXIII, Thk. Ömer Abdusselam Tedmürî, Dârü’l-Kitabi’l-Arabî, Beyrut 1992, s. 8-9.

[27] el-Mes’ûdî, Kitâbü’t-Tenbîh ve’l-İşraf,  s. 248; el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbî,s. 579, İng. Trc., 1245.

[28] Ebû’l Hüseyn Hilâl b. el-Muhassin b. İbrâhîm es-Sâbî el-Kâtib, Rüsûm Darü’l-Hilâfe, Matba’atü’l-‘Anî, Bağdad 1964, s. 93-94.

[29] Taberî, age, C. IX, s. 53-54, İng. Trc., C. XXXIII, s. 84-92; ez-Zehebî, age, C. XXIII, s. 9.

[30] Ebû Hanîfe ed-Dineverî, el-Ahbâru’t-Tıvâl/Eskilerin Haberleri, çev. Zekeriya Akman ve Hüseyin Siyabend Aytemür, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2017, s. 461-462.

[31] Taberî, age, C. IX, s. 55-56, İng. Trc., C. XXXIII, s. 93-94; el-Mes’udî, Mürûcü’z-Zeheb ve Me’adinü’l-Cevher, C. III, s. 472; İbnü’l-Esîr, age, C. VI, s. 39, Tr. Trc., C. VI, s. 417-418; Ebû’l-Fidâ’ el-Melikü‘l-Müeyyed İmâdüddîn İsmâîl b. Alî b. Mahmûd el-Eyyûbî, el-Muhtasar fî Ahbâri’l-Beşer, I, Dâru’l-Kutubi’l-İlmiyye, Beyrut 1997, s. 344.

[32] Taberî, age, C. IX, s. 60-62, İng. Trc., C. XXXIII, s. 104-107; el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbî,s. 580-581, İng. Trc., s. 1246-1247; ez-Zehebî, age, C. XXIII, s. 13. Bar Hebraeus’a göre Afşin ile Teophilos arasındaki muharebe esnasında şiddetli bir yağmur yağmış, Bizans ordusu bu esnada meydana gelen kargaşadan ciddi şekilde etkilenmişti. Bar Hebraeus, Abû’l-Farac Tarihi, Süryaniceden İngilizceye Çeviren: Ernest A. Wallis Budge, Türkçeye Çeviren: Ömer Riza Doğrul, C. I, TTK Yay., 3. Baskı, Ankara 1999, s. 226-227.

[33] İbnü‘t-Tıktaka, el-Fahrî, çev. Ramazan Şeşen, Bilge Kültür Sanat, İstanbul, 2016, s.170; Michael The Great, The Chronicle of Michael the Great, Translated From Classical Armenian by Robert Bedrosian, Sources of the Armenian Tradition, New Jersey, 2013, s. 162; el-Mes’udî, Mürûcü’z-Zeheb ve Me’adinü’l-Cevher, C. III, s. 472-473; el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbîs. 581, İng. Trc., 1247; es-Süyûtî, age, s. 522-523, İng. Trc., s. 350; Azîmî, age, s. 251.

[34] Bar Hebraeus, age, I, s. 318-319.

[35] Taberî, age, C. IX, s. 71-77, İng. Trc., C. XXXIII, s. 121-130; el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbî, s. 581, İng. Trc., s. 1247; İbnü’l-Esîr, age, VI, s. 46-48, Tr. Trc., VI, s. 426-429; Ebû’l-Fidâ’, age, s. 345; Sıbt İbnü’l-Cevzî, age, C. XIV, s. 280.

[36] Taberî, age, C. IX, s. 78, İng. Trc., C. XXXIII, s. 133.

[37] Taberî, age, C. IX, s. 65-66, İng. Trc., C. XXXIII, s. 111-112; İbnü’l-Esîr, age, C. VI, s. 43-44, Tr. Trc., C. VI, s. 424-425.

[38] Taberî, age, C. IX, s. 102, İng. Trc., C. XXXIII, s. 175; el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbî, s. 583, İng. Trc., s. 1249; Sıbt İbnü’l-Cevzî, age, C. XIV, s. 224; El-Hâfız İbn Kesîr,el-Bidâye ve’n-Nihâye, C. X, Mektebetü’l-Maârif, Beyrut, 1990, s. 290; Büyük İslâm Tarihi, C. X, çev. Mehmet Keskin, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1994, s. 488; en-Nüveyrî, age, C. XI, s. 186.

[39] el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbî, s. 583-584, İng. Trc., s. 1249-1250.

[40] Taberî, age, C. IX, s. 102, İng. Trc., C. XXXIII, s. 175-176; el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbî, s. 584, İng. Trc., s. 1250; Sıbt İbnü’l-Cevzî, age, C. XIV, s. 290; İbn Kesîr,age, C. X, s. 290, Tr. Trc., C. X, s. 488; en-Nüveyrî, age, C. XI, s. 186.

[41] Ahmet Güner, “Mâzyâr b. Kārin”, TDV İslâm Ansiklopedisi, C. 38, Ankara 2003, s. 198-199.

[42] Zeynüddîn Ömer b. el-Muzaffer el-Şuheyr İbnü’l-Verdî,Târîhu İbnü’l-Verdî, I, el-Matbaa el-Haydariyya, Necef 1969, s. 299.

[43] el-Belâzurî, age, s. 387. Kazvinî’de yer alan bilgiye göre Bâbek dinini destekleyen Mâzyâr ve maiyeti isyan süresince Kırmızı elbiseler giymiş, bu yüzden onlara Kırmızı elbiseliler denmiştir. Hamdullah Müstefvî-yi Kazvinî, Târih-i Güzide, çev. Mürsel Öztürk, TTK Yayınları, Ankara 2018, s. 254.

[44] Taberî, age, C. IX, s. 80, İng. Trc., C. XXXIII, s. 137.

[45] el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbî, s. 583, İng. Trc., s. 1249.

[46] Taberî, age, C. IX, s. 80-81, İng. Trc., C. XXXIII, s. 138-139.

[47] Taberî, age, C. IX, s. 99-100, İng. Trc., C. XXXIII, s. 171-172.

[48] el-Mes’udî, Mürûcü’z-Zeheb ve Me’adinü’l-Cevher, C. III, s. 473-474.

[49] el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbî, s. 583, İng. Trc., s. 1249.

[50] el-Belâzurî, age, s. 387-388.

[51] Taberî, age, C. IX, s. 103, İng. Trc., C. XXXIII, s. 179; İbnü’l-Cevzî, age, C. XI, s. 98.

[52] Taberî’nin anlatımına göre Afşin, Mâzyâr’ın Sâmerrâ’ya geliş tarihi olan 5 Zilkade 225’den bir gün önce hapsedilmiştir. Taberî, age, C. IX, s. 103-104, İng. Trc., C. XXXIII, s. 180. Ya’kūbî’de aktarılan Mâzyâr getirildiğinde Afşin hapisteydi ifadesi bilgiyi doğrulamaktadır. el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbî, s. 583, İng. Trc., s. 1249.

[53] Taberî, age, C. IX, s. 104-105, İng. Trc., C. XXXIII, s. 180-182.

[54] İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-A’yân (Biographical Dictionary), C. I, Translated From the Arabic by: Mac Guckin De Slane, Oriental Translation Fund of Great Britain and Ireland, London 1843, s. 62-63.

[55] Taberî, age, C. IX, s. 105-106, İng. Trc., C. XXXIII, s. 182-183; Sıbt İbnü’l-Cevzî, age, C. XIV, s. 307

[56] Taberî, age, C. IX, s. 106-107, İng. Trc., C. XXXIII, s. 184-185.

[57] Sıbt İbnü’l-Cevzî, age, C. XIV, s. 307-308; Ebû Zeyd Veliyüddin Abdurahmân b. Muhammed b. Muhammed b. Muhammed b. Hasen el-Hadramî el-Mağribî et-Tûnisî (İbn Haldûn), Kitâbü’l-İber Dîvânü’l-Mübtede ve’l-Haber fî Eyyâmi’l-Arab ve’l-Acem ve’l-Berber ve men Âsarahüm min Zevi’s-Sultâni’l-Ekber, C. III, Matbaatü’l-Bulak, Kahire 2000, s. 335.

[58] Taberî, age, C. IX, s. 107, İng. Trc., C. XXXIII, s. 186; Sıbt İbnü’l-Cevzî, age, C. XIV, s. 308; İbnü’l-Esîr, age, C. VI, s. 62, Tr. Trc., C. VI, s. 449; ez-Zehebî, age, C. XXIII, s. 18; İbn Haldûn, age, C. III, s. 335. Hakkı Dursun Yıldız’ın ifadesiyle mahkeme heyetinden İshak b. İbrahim, Afşin’in baş düşmanlarından Abdullah b. Tahir’in akrabası, Ebî Duâd ise rakibi idi. Hülasa bu adamların adil bir karar almaları pek mümkün değildi. Yıldız, agm, s. 18.

[59] Taberî, age, C. IX, s. 107, İng. Trc., C. XXXIII, s. 186-187; Sıbt İbnü’l-Cevzî, age, C. XIV, s. 308-309; İbnü’l-Esîr, age, C. VI, s. 62, Tr. Trc., C. VI, s. 449; ez-Zehebî, age, C. XXIII, s. 18; İbn Haldûn, age, C. III, s. 335.

[60] Taberî, age, C. IX, s. 107, İng. Trc., C. XXXIII, s. 187-188; Sıbt İbnü’l-Cevzî, age, C. XIV, s. 308-309; İbnü’l-Esîr, age, C. VI, s. 62-63, Tr. Trc., C. VI, s. 449-450; ez-Zehebî, age, C. XXIII, s. 19; İbn Haldûn, age, C. III, s. 335.

[61] Taberî, age, C. IX, s. 107-108, İng. Trc., C. XXXIII, s. 188.

[62] Taberî, age, C. IX, s. 108, İng. Trc., C.  XXXIII, s. 188.

[63] Murdar hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına kesilmiş, boğulmuş, vurularak öldürülmüş, yuvarlanıp ölmüş, boynuzlanarak öldürülmüş hayvanlarla -henüz canı çıkmadan yetişip kestiklerinizin dışında- yırtıcıların yediği hayvanlar, dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar ve fal oklarıyla paylaşmanız size haram kılındı. https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/M%C3%A2ide-suresi/672/3-ayet-tefsiri

[64] Ebu’l-Fazl Muhammed b. Hüseyin-i Beyhakî, Târih-i Beyhakî, çev. Necati Lügal, Haz. Hicabi Kırlangıç, TTK Yay., Ankara 2019, s. 156.

[65] Sait Uylaş, “Ebû Temmâm’ın Şiirlerinde Bir Türk Komutan Afşin”, A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı: 28, Erzurum 2005, s. 100.

[66] Bu hususa verilebilecek en güzel örnek elbette Bâbek ve Mâzyâr’ın isyanlarıdır. Abbâsîlerin bu hususta en ufak söylemi dahi doğrudan küfürle eşdeğer görmeleri, Afşin’e yöneltilen sorularda, kısacası Afşin’in şahsında somutlaşmaktadır. Ancak bu mefhumun sonraki yüzyıllarda da bitmediği, Deylem coğrafyasından çıkarak Abbâsîleri tehdit eden Merdâvîc b. Ziyâr’a atfedilen iddialarda açıkça görülmektedir. Buna göre Merdâvîc, kısa sürede Acem ideolojisini ön plana çıkartmıştır. Bu adam çevresinde bulunanlara sürekli Bağdat’a yürüyerek Arap devletini yıkıp yerine Acem devletini kuracağını söylüyor, altın ve mücevherlerle süslenmiş Kisra taçlarından takıyor, yine altından yapılmış tahtlara otururken emîrlerini ise gümüşten yapılmış alçak bir tahta oturtuyordu. Bağdat’a hareket etmeyi planladığı M. 935 tarihinde eşrafından birine gönderdiği mektupta kendisinden önce Bağdat’a gittiğinde Medâin’de bulunan Sâsânî sarayını kendisi için hazırlamasını dahi emretmişti. Ebû Alî Ahmed b. Muhammed b. Yakūb b. Miskeveyh el-Hâzin, Tecâribü’l-Ümem, C. I, Şirket el-Müdün el-Sanaiyye, 1914, s. 302-303; İng. Trc. The Experiences of the Nations, Translated From the Arabic by H.F. Amedroz and D.S. Margoliouth, IV, Basil Blackwell, London 1921, s. 341; Tr. Trc. Kıvameddin Burslan, Yayına Hazırlayanlar Mehmet Şeker-Rıza Savaş-Süleyman Genç-Ali Ertuğrul, TTK Yay., Ankara 2016, s. 297-298; İbnü’l-Cevzî, age, C. XIII, s. 338-339; ez-Zehebî, age, C. XXXIII, s. 21.

[67] Taberî, age, C. IX, s. 108-109, İng. Trc., C. XXXIII, s. 189-190; Sıbt İbnü’l-Cevzî, age, C. XIV, s. 309; İbnü’l-Esîr, age, C. VI, s. 63, Tr. Trc., C. VI, s. 450-451.

[68] Taberî, age, C. IX, s. 109, İng. Trc., C. XXXIII, s. 190-191.

[69] Taberî, age, C. IX, s. 109, İng. Trc., C. XXXIII, s. 191; Sıbt İbnü’l-Cevzî, age, C. XIV, s. 310; İbn Haldûn, age, C. III, s. 335; İbnü’l-Esîr, age, C. VI, s. 63, Tr. Trc., C. VI, s. 451; ez-Zehebî, age, C. XXIII, s. 19-20.

[70] Taberî, age, C. IX, s. 99-100, İng. Trc., C. XXXIII, s. 171-172.

[71] el-Ya’kūbî, Târîhu’l-Ya’kūbî, s. 583, İng. Trc., s. 1249.

[72] Tağrîberdî, age, C. II, s. 242.

[73] ez-Zehebî, age, C. XXIII, s. 17-18, 20-21.

[74] İbnü’l-Cevzî, age, C.  XI, s. 99.

[75] Sıbt İbnü’l-Cevzî, age, C. XIV, s. 307, 309-310.

[76] İbnü’l-Esîr, age, C. VI, s. 60, Tr. Trc., C. VI, s. 446.

[77] Muhammed b. Al-Hasan b. Isfandiyár, The History of Tabaristán, Translated by Edward G. Browne, Leyden: E.J. Brill İmprimerie Orientale, London 1905, s. 154-156.

[78] Taberî, age, C. IX, s. 110, İng. Trc., C. XXXIII, s. 192-193; İbnü’l-Esîr, age, C. VI, s. 63-64, Tr. Trc., C. VI, s. 451-452; Sıbt İbnü’l-Cevzî, age, C. XIV, s. 310-311.

[79] Taberî, age, C. IX, s. 113-114, İng. Trc., C. XXXIII, s. 198-199.

[80] Taberî, age, C. IX, s. 112-113, İng. Trc., C. XXXIII, s. 197-198; İbnü’l-Esîr, age, C. VI, s. 63-64, Tr. Trc., C. VI, s. 451-452; Sıbt İbnü’l-Cevzî, age, C. XIV, s. 329-330.

[81] Tha’ālibī, The Latā’if al-ma’ārif, Translated with introduction and notes by C. E. Bosworth, The Edinburgh University Press, Edinburgh 1968, s. 111.

[82] Emre Ömür, IX.-XI. Yüzyıllarda Irak TürkleriAnkara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü (Yayımlanmamış Doktora Tezi), Ankara 2022, s. 66-67.

[83] Taberî, age, C. IX, s. 114, İng. Trc., C. XXXIII, s. 199; İbnü’l-Esîr, age, C. VI, s. 65, Tr. Trc., C. VI, s. 454; Sıbt İbnü’l-Cevzî, age, C. XIV, s. 330; el-Mes’udî, Mürûcü’z-Zeheb ve Me’adinü’l-Cevher, C. III, s. 474; Azîmî, age, s. 252; Tağrîberdî, age, C. II, s. 247; en-Nüveyrî, age, C. XI, s. 186; Ebû’l-Fidâ’, age, s. 345.

[84] Taberî, age, C. IX, s. 114, İng. Trc., C. XXXIII, s. 199.

[85] Taberî, age, C. IX, s. 114, İng. Trc., C. XXXIII, s. 200.

[86] el-Mes’udî, Mürûcü’z-Zeheb ve Me’adinü’l-Cevher, C. III, s. 474.

[87] Uylaş, agm, s. 99.

[88] Sümer, agm, s. 665.

[89] Yıldız, agm, s. 22.

[90] Irène Méelikoff, Türk-İran Epik Geleneği İçinde Horasan Teberdarı Ebu Müslim, çev. Armağan San, Elips Kitap, Ankara, 2012, s. 56.

[91] Zekeriya Kitapçı, Orta Doğu’da Türk Askerî Varlığının İlk Zuhuru, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1987, s. 13.

[92] Uylaş, agm, s. 101.

Posted In ,

Yorum bırakın