TARiH VE TEOLOJi

By tarih murekkebi

İçinde bulunduğumuz çağda tarih ve teoloji birbirinden tamamen bağımsız disiplinler olarak bilinir ve bu şekilde değerlendirilir. Bu algılama günümüzde yalnızca kabul görmekle kalmamış, toplumun hemen tüm kesimlerinde egemen bir düşünce tarzı haline gelmiştir. Teoloji alanında çalışan akademisyen ve yazarların eserlerinde tarihi ögeleri gözardı etmeleri, teolojik konuların medya kuruluşları tarafından dönemsel magazin haberleri haline getirilmesi, meşhur tarikat ve tarikat vaizlerinin genellikle din veya İslam tarihinden ziyade doktrinlere dayanmaya başlaması bu durumun ana sebepleri arasında gösterilebilir. Ancak hiç şüphe yok ki en temel sebep teoloji alanının, Avrupa veya ABD üniversitelerindeki kadar gelişmemesi (daha doğru ifade ile gelişememesi) olarak gösterilebilir. Çünkü ülkemizde tarihsel bağlama yönelenler çeşitli sebeplerle hedef gösterilmiş ve Türkiye’deki akademik faaliyetlerini sonlandırarak Avrupa’ya gitmek durumunda kalmışlardır. 

Tarihsel unsurlara dikkat çeken akademisyen ve yazarların hızla etkisiz hale getirilmesi büyük ölçüde ülkemize has bir durumdur. Günümüzdeki Müslüman Türk düşünsel dünyasının, dini tamamen soyut, dış dünya ve etkilerden ayıklanmış bir kalıp şeklinde algılamasının getirdiği anti rasyonellik, Türkiye’de İlahiyat alanının gelişimine ciddi zararlar vermiştir. Muhtemelen 19. Yüzyıldan beri artan ve içinde büyük oranda tepkisellik barındıran İslamcılık düşüncesi, devlet aygıtlarınca desteklenerek bir kalıp, belki de bir dogma haline getirildi. Çünkü 19. Yüzyılda Avrupalı emperyalist güçler dünyanın çok büyük kısmına egemendi. Dünyadaki her kıta ve ülkeden kaynak/insan devşirme kudretine haizdiler. Her halükarda İslam dünyasına göre çok daha zengin ve çok daha etkili duruma gelmişlerdi. Askeri olarak ise zaten İslam dünyasının esamesi dahi okunmuyordu. Dönemin en önemli devleti olan Osmanlı Devleti dahi 19. Yüzyılın ikinci yarısında Almanya’ya dayanmadan politika üretemiyordu. 1878 Berlin Antlaşması ile İngiltere’ye dayanma politikası iflas etmiş, 1881 senesinden itibaren Almanya merkezli politikalar izlenmeye başlamıştı. Yani Müslüman dünyanın en önemli devleti bile, Hrıstiyan nüfuslu bir ülkeye yaslanmadan varlığını sürdüremiyordu. Bu da iç politikadaki en ufak istikrarsızlığın sonucunun ülkenin iflası olduğu anlamına gelmektedir. II. Abdülhamid’in İslamcılık ideolojisine verdiği destek de zaten ülkenin birliğini sağlama amacı taşımaktadır. Dönem İslamcıları, Batı’nın üstünlüğüne karşı (doğal olarak) tepkiselleşmiş, bu da tevil ve yüzeyselliği artırmıştı. Entelektüel olarak zengin olmalarına rağmen tepkiselliğin duygusallık getirmesi, objektif ve rasyonel değerlendirmeleri azaltmasının üzerine; devlet aygıtının da İslamcılık düşüncesine desteği, dinin zamandan müstakil bir kalıp gibi algılanmasını tetiklemiştir. 

Halbuki özellikle 16. yüzyıla kadar somut kalıp düşüncesi bu duruma evrilmemişti. 13. Yüzyılda Anadolu’nun Müslümanlaşma ve örgütlenmesinde de etkisi olan Ekberîlik, Yesevilik, Mevlevilik ve 16. yüzyılda etkisini artıran Gülşenîlik tarikatları, kendi tarihi ve kültürel ögelerini dine de yansıttılar. Vahdet-i vücut anlayışlarından ötürü eleştirilere maruz kaldılar ve Osmanlı İmparatorluğunun dikkatini üzerlerine çektiler. Zındık ve mülhid olarak görülmeye başlanan Gülşenî üyeleri neticede aklandılar ve İstanbul’dan Mısır’a doğru yola çıktılar. Bu durum merkezi yönetimin çeşitli tarikat ve tekkelere gerektiğinde müdahale ettiğini ancak çeşitliliğin de sabote edilmediğini gösteren en önemli örnektir. Bugünden bakıldığında Gülşenîliğin de 16.yüzyıl Osmanlı yönetiminin de akan zaman içerisinde, belli bir yer işgal etmiş tarihi unsurlar olduğunu görebiliriz. İki tarafın da iddialarının has din yorumu ve dinin kesinkes doğru yorumlanmış versiyonu olduğunu söyleyemeyiz. Zira burada iktidar unsuru devreye girmektedir; iktidarı elinde bulunduran fikir genellikle daha baskın gelmekte, vakanivüslerce yazılan tarih kitapları, alimlerce yazılan dini eserler, iktidarın dili ile konuşmaktadır. 

Tarihselliğe cephe alınması noktasında etkisi bulunan sadece güç odakları değildir. 19. Yüzyılın ve 20.Yüzyılın pozitivizmi, psikolojisi, konjonktürü de bu durumu etkilemiştir. Kuran’ı içinde indiği dönem ve koşullar açısından değerlendirmek ve tarihsel bağlamını gözetmek yerine bugünkü meselelerde konuşturup, tüm ayetlerin bağlamını bugüne taşımak yaygınlaşmıştır. Hint alt kıtasında Seyyid Ahmed Han, Mısır coğrafyasında Muhammed Abduh ve Reşid Rıza gibi düşünürler, bu anlayışın ılımlı bir kanadını temsil etmektedirler. Fakat bunun da ideolojik ve belki de tepkisel yönleri olduğunu dile getirmek gerekir. 

Serahsi ve Cassas gibi geleneksel İslam alimlerine göre neshi inkar edenlerin Müslüman olmasının mümkün olmaması, İbn Huzeyme El-Farisî’nin “Kuran’da nesh yoktur diyenler Yahudilerin izinden gidiyor” ifadesi bu noktada dikkat çekicidir. Yine ilk Müslümanlardan ve halife Hz.Ömer’in Kuran’daki açık ayetler ile bağdaşmayan uygulamaları tarihsel okumacılığın yeni olmadığına en güzel örnektir. Örneğin Hz.Ömer kıtlık dönemlerinde el kesme cezası uygulamamış, sahibinin malını çalan bir köleyi ise hırsızlık ile yargılamamıştır. Hz. Osman ise yolculukta 2 rekat namaz kılan insanların namazını hac sırasında askıya alıp, bunu 4 rekat olarak uygulamış ayrıca cuma günleri ikinci ezan da okutmuştur. Hz.Ali’nin içki içen kimseye 80 sopa uygulaması (ki Kuran’da içki içen kişiye dünyevi bir ceza yoktur) Muaviye’nin Müslümanı gayrimüslim kimseye mirasçı kılması gibi uygulamalar da açıkça ilk dönem Müslümanlarının ve alimlerin de konjonktürel/tarihsel okumalar yaptığını göstermektedir. Kaldı ki haram aylarda savaşmanın Kuran’da yasaklanmasına rağmen, Hz.Peygamber’den sonra bu ayetin hiç uygulanmaması tek başına tarihi konjonktürün önemine işaret etmektedir. 

Neticede dinin bir ütopya değil hayatın içinde yaşayan ve tekamül eden bir olgu olabilmesi için tarih ve tarihselcilik gerekir. Aksi takdirde hem o dine inanan toplumların gelişmesi pek olanaklı olmaz hem de din bir müddet sonra ya hayattan soyutlanır ya da bir ideoloji şeklini alır. Bu duruma gelinmemesi için İslam tarihinden ve tarihselci okumalardan faydalanmak gerekir. Bunun yapılmaması durumunda teoloji alanı da işlevsiz kalır. Belli çıkar gruplarlarının, yapılanmaların ve iktidarların propaganda mecrası haline gelir. İşte bu sebepten teoloji ve tarih birbirinden ayrılmaz iki alan olarak işlev görür.

KAYNAKÇA

Mustafa Öztürk, “Geleneksel İslam’ın Kritiği”, Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul, 2023

Ed.Eyüp Baş, ”İslam Tarihi El Kitabı”, Grafiker Yayınları, Ankara, 2022

Posted In ,

Yorum bırakın