Don ve kaşık istemeyüz! Osmanlı’nın Skolastik Fakîleri
Osmanlı tarihi takriben 624 senelik tarihi boyunca çok çeşitli olaylara sahne olmuş, gerek ilginç yapıdaki devlet adamları, gerek din insanları ve valiler sebebi ile bugünden bakıldığında tuhaf gelen olaylara gebe olmuştur. Halbuki tarihe bugünden bakmayı bırakıp anakronik yaklaşıma bir son vermeyi başarırsak aslında Osmanlı tarihinde yaşanan bazı olay ve tartışmaların benzerlerini bugün de yaşadığımızı görebiliriz. Bu, hayretimizi, öfkemizi ya da korkumuzu bir miktar örseleyebilir. Osmanlı tarihindeki spesifik birçok olayın, özellikle son 50 senede yazılan eserlerle tekrar gündeme geldiğini söyleyebiliriz. Bilhassa Kadızadeliler hareketi hem son dönemlerdeki teolojik tartışma zemininin genişlemesi hem de günümüz polemiklerine benzer polemiklerin o dönem itibari ile yaşanması nedeni ile oldukça popülerleşmiştir. Fakat Kadızadeli hareketi incelenir iken o dönemlerde Osmanlı Devletinin ciddi bir kriz içinde olduğu da unutulmamalıdır. Bu unutulursa Kadızadelilerin, hiçbir sosyolojik temel olmaksızın aniden ortaya çıkan art niyetli bir grup olduğu gibi sakhif bir yargıya varmak kaçınılmazdır.
Evvela Kadızadelilerin öncüsü Birgivi Mehmed Efendi 16.Yüzyılın ikinci yarısında adından söz ettirmeye başladı. Aslen Balıkesirli olan Birgivi Efendi Arapçaya hakimdi; ufak yaşlardan beri Arapça eğitimi ve dini ilimler eğitimi almıştı. Bu ilmî altyapı birçok medresede müderrislik yapmasını sağladı. Mehmet Birgivi Efendi, bilhassa İbn Teymiye temelli görüşlerini anlattığı eserleri ve vaazlarında dikkat çeken konuları işledi. O, türbe yapılmasını, türbelerden medet umulmasını, mum yakılmasını eleştiriyor ve Hz.Peygamber sonrası bidatların dinin içini boşaltarak yeni bir konjonktür oluşturduğunu ifade ediyordu. Tekkelere karşı çıkması ve para vakfetmenin haram olduğunu ifadesi belli bir zümrede büyük rahatsızlık yarattı. Ebusuud Efendi ile arası açılsa da başına ciddi bir olay gelmemiş, hayatını münzevi yaşarken 1573’de yaşamını yitirmiştir. Böylece Mehmet Birgivi Efendi dosyası bir süreliğine kapanacak ve 4.Murad dönemi gelene kadar onu hatırlayan olmayacaktır.
1632’de sert bir idare kuran ve ipleri eline alan Padişah 4. Murad, tavizsiz kuralları ile bozulan idareyi ıslah etme çabasında idi. İstanbul’da mantar gibi çoğalan kahvehaneler, müthiş bir sosyalleşme sahası meydana getirmişti. Bu sosyalleşme sahaları, çok büyük değişimler geçirmeden günümüze kadar ulaşması hasebi ile de dikkat çekicidir. Çok sayıda insan bir araya gelip tütün içerken sohbet ediyor; dini, siyasi ve sosyal meseleler açılıp, daha evvel bunları duyma imkanı olmayan kimseler yeni fikirler edinebiliyordu. Bu ise yönetime duyulan hoşnutsuzluğun dile vurmasına sebep oluyordu. 4.Murad, İstanbul’da kahvehaneler yüzünden çıkan yangını bahane ederek tüm kahvehaneleri kapattırdı. Üstelik tütün ve içki yasağı da getirdi. Bu tip meselelere çok katı bakmayan tarikat ve tekke ehlinin aksine, Kadızadeliler tütüne ve kahvehanelere şiddetle karşı çıkıyorlardı. Bundan ötürü 4.Murad’ın politikalarını desteklemeye başlayan belki nadir gruplardan olmaları 4.Murad ve çevresi ile basit bir dirsek teması sağlamıştı.

Kadızadelilerin ikinci Mehmed’i çok etkili olmamış, daha sade bir yaşam sürmüştü. Fakat bu durum onun büyük bir sempati kazanmasını da sağlamıştı. Öyle ki halkalar halinde büyük kitleler, Kadızade hareketine bağlanmakta idi. Üstünvanî Mehmed Efendi döneminde zirve (peak) noktasını yakalayan Kadızade hareketi yalnızca dini değil siyasi olarak da bir güç odağı haline gelmişti. Üstünvanî Mehmed Efendi görüşlerini büyük oranda Kadızade hareketinin öncüsü olan Mehmed Birgivi Efendi’ye dayandırmakta idi. Fakat en büyük özelliği kusursuz bir hatip olması ve cemaate düşman bilincini kolayca aşılayabilmesi idi. Ayasofya’da verdiği vaazın akabinde kendisinin fikirlerine bağlılık duyan kitleler, zamanla başka dini yapıları (tekkeleri, tarikat ehlini, şeyhleri) kendilerine ve İslam’a düşman/tehdit olarak görmeye başladılar. Asla başka imamın ardında namaza durmayan Ayasofya cemaati, kendilerine bağlı olmayan kişilere selam dahi vermez olmuşlardı. İstanbul ve Anadolu’da, tekkelerin İslam’a zarar verdiği görüşü hızla artıyor; Anadolu’da eline sopa alan Kadızadeli gruplar, tekkelere baskın yaparak dervişleri dövüyordu. Siyasi güç de kazanmış durumda olan bu yapı, birçok derviş ve şeyhi çeşitli bahaneler ile idam ettirmeyi başarmış; kendilerine dini alanda çok geniş bir saha açmışlardı. Kadızadeliler içerisinde pratik zekaya haiz olanlar, tartışma yolu ile de dervişleri sıkıştırıyor, dervişlerin halk nezdindeki itibarlarını zedeliyorlardı. Kadızadeliler; entrika, şiddet, manipülasyon ve tekfirin dozunu artırarak kendileri dışında bir dini organizasyonun bulunmasını önleme mücadelesine giriştiler.
Naima Tarihine göre Kadızadeliler ilk etapta münzevi bir yaşam süren zararsız kimseler iken, güç kazandıkça yozlaştılar. Rakiplerini haramı helal kılmak ile suçlarken, kendileri haramları helal kılmışlardı. Naima Tarihinde geçen ifadelere göre Türk Ahmed isimli bir Kadızadeli, Hz.Peygamber döneminde don olmaması, kaşık olmaması gibi meselelerden hareketle bunların yasaklanmasını önermiştir. Bu anlayış göründüğü üzere son derece sığ ve tarihsel perspektiften uzak bir anlayıştır. Hz.Peygamber dönemi yaşam pratikleri ve geleneklerine dönerek, Asr-ı Saadet devrine dönüş yapılabileceği fikri, günümüzde teolojik olarak geçerliliğini tamamen yitirmiştir.
.jpeg)
Kadızadeliler tekkeleri ve şeyhleri ciddi anlamda eleştirmiş, hatta kritikleri Muhyiddin İbn Arabi’ye kadar götürmüşlerdir. Yine Hz.Peygamber dönemi sonrası ortaya çıktığı ifade edilen bidatları sürekli gündeme getirmiş, bidatlar kalkmadan dinin yaşanamayacağını dillendirmişlerdir. Dini açıdan türbe ziyaretlerinin yasaklanması, artık asla türbe yapılmaması, türbelerden medet/şefaat umulmaması, Mevlit ve Kuran’ın makam ile okunmasının caiz olup olmadığı bolca konuşulmuştu. Biraz daha düşünceye dayalı olan tartışmalar ise; firavun’un son anda iman edip etmediği (veya bunun kabulü meselesi) Hz.Muhammed’in anne ve babasına ahirette ne olacağı, Yezid’e lanet okumanın mahiyeti, büyüklerin elinin öpülmesinin doğru olup olmadığı meseleleri olacaktı. Tütünün haram olup olmadığı üzerine de çeşitli tekkeler ile tartışmaya giren Kadızadeliler 17. yüzyıl ortasına kadar büyük bir etki alanı oluşturmayı başardılar. Fakat sıkıştırma politikaları hasebi ile çok geniş bir düşman kitlesi de edinmiş vaziyette idiler. Mevlevihanelerde raks’ın yasaklanması, Mevlevî ve Halvetî tarikatlarının sürekli eleştiri, baskı ve saldırı altına alınması, bir başka camianın Kadızadelilere karşı sert bir tutum almasına sebep oluyordu. Bu noktada Kadızadelilerin güç kazanma uğruna büyük bir kumar oynadığı da belirtilebilir.
Neticede Kadızadeliler doğrudan yönetimi tehdit eder duruma evrilmişlerdi. Tekkelerin tamamen kapatılması için kampanya yürütüyor, Selatin camilerinin tek minaresi haricindeki minarelerin yıkılması için propaganda yapıyorlardı. En çok üzerinde durdukları meselelerden biri olan padişahın huzuruna çıkıp bidatları kaldırmasını talep etme istekleri de, ne denli kuvvet kazandıklarını gözler önüne sermektedir. Sonuç olarak her rakipsiz kalan gücün kendini tüketmesi gibi Kadızadeliler de devlete karşı başkaldırmış fakat Köprülü Mehmed Paşa’nın dahiyane idaresi tarafından ortadan kaldırılmışlardır. Kıbrıs’a sürülen azılı Kadızadelerin etkisi çok kısa süre içinde azalmıştır. Böylece Osmanlı Devletinin geleneksel Sünni yapısını tehdit eder hale gelen bir dini/ideolojik düşünce ve davranış kalıbı, Köprülü’nün stratejik yaklaşımı sayesinde ortadan kaldırılacaktır.
Kadızadeliler, tarihimizin en ilginç ve en tutucu gruplarından oluşmuşlardır. Muhtemelen Türk tarihinin en katı din anlayışına sahip zümresi idiler. Kriz dönemlerinde Ortadoğu’da ve ülkemizde yaşanan pek çok menfî olay Kadızadelilerin yok olmadığını ancak şekil değiştirdiğini gösterir mahiyettedir. Gönül ise elbette farklı fikirlerin yeşerebileceği bir hoşgörü ortamından yanadır.
KAYNAKÇA
Erhan Afyoncu, “Sorularla Osmanlı İmparatorluğu”Yeditepe yayınları, İstanbul, 2023.
Halil İnalcık, “Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600)”, çev.Ruşen Sezer, İstanbul, 2019.
Ertuğrul Düzdağ, “Şeyhülislam Ebusuud Efendi Fetvaları”, İstanbul, 1983.
Taha Akyol, “Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet”, İstanbul, 1999.


Yorum bırakın